30.Uluslararası aşık Seyrani Kültür ve Sanat Festivali açılış etkinlikleri; Kayseri Milletvekili Ahmet Öksüzkaya, Kaymakam Enver Ünlü, Belediye Başkanı Recep Özkan, İl Genel Meclis Başkanı Sadettin Aydın, İl Genel Meclis Üyeleri, Ak Parti İl Başkanı Ömer Dengiz,Yahyalı Belediye Başkanı Mehmet Araç, Belde Belediye Başkanları, Siyasi Parti İlçe teşkilatları, Sivil Toplum Kuruluş temsilcileri yanı sıra Yurt dışından Kırgızistan, Azarbeycan, Slovenya halk dansları toplulukları Devlet sanatçıları, Kayserili 30 Aşık, Develili genç ozanlar, Develi Kaymakamlığı, Halk Eğitim Merkezi ve Develi Belediyesinin ortaklaşa düzenlediği yaz kursları talebelerinin, Kaymakamlık binası önünden Cumhuriyet meydanına kadar Develi Gençler Derneği Mehteran gurubu eşliğindeki kortej yürüyüşü ile başladı.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın göndermiş olduğu mesajların okunması izleyicilerin büyük alkış alırken, etkinliklere gelen, Bakanlar Kurulu üyeleri , Ak Parti, CHP ve MHP Kayseri Milletvekilleri, İl dışındaki Develili Bürokratlar , Develi Dernek Başkanlarının da tebrik telgrafları izleyicilere duyuruldu.
Kayseri Milletvekili Ahmet Öksüzkaya;Yurt içinden ve Yurt dışından Aşık Seyrani Kültür ve Sanat Festival etkinliklerine katılan guruplara teşekkür ederek Kültürel organizasyonlar sayesinde Kardeş ülkelerin ilişkilerinin artmasının önemine dikkat çekti.
Kaymakam Enver Ünlü Festival etkinlik açılışında yapmış olduğu konuşmasında; Yüreği bütün dünya insanları için çarpan, kafası bütün dünya insanları için çalışan ve evrensel genişlikte bir üne sahip olan Mevlana ve Yunus Emreler bitmez tükenmez sevgileriyle, insanları gerçeğe, doğruya ve güzele çağırmışlar. Milletimizin gönlünde yatan dini, ahlaki ve felsefi duygu ve düşüncelerin açığa çıkmasında öncülük etmişlerdir. İşte bu felsefenin ve bu yaşamın zincirinin en önemli halkalarından biri de Hak ve halk şairlerimizden biri olan Develili Âşık Seyrani’dir.
Seyrani; Devrindeki gelişmeleri yakından takip etmiş, yanlışlıkları eleştirmiş, şiirlerinde kendisinden önceki ozanların alışılmış konu sınırlarının dışına çıkmıştır. Olaylara genellikle eleştirel gözle bakmış ve halkın sesi olmaya özen göstermiştir. Şiirleri hem ele aldığı konu bakımından hem de kafiye yapısı bakımından çeşitli ve zengindir.
Seyrani, 19. yüzyıl halk edebiyatımızın şüphesiz en değerli örneklerinden birisi olarak diğer halk ozanlarını da etkilemeyi başarmıştır. Kendisi hakkında yapılan araştırma ve incelemeler son yıllarda çoğalmıştır. Emeği geçenleri Aşık Seyrani ve Aşıklık geleneği adına tebrik ediyorum dedi.
Belediye Başkanı Recep Özkan da Günün anlam ve önemini belirten konuşmasında; Etkinliklerin Kültür ve Turizm Bakanlığı, Develi Kaymakamlığı, Belediye,Seyrani Eğitim ve Kültür Vakfı-TÜRKSOY ve Balkan Aydınları Birliğinin katkılarıyla yapılmakta olduğunu,
2012 yılının Belediye Meclisi tarafından Aşık Seyrani yılı ilan edilmiş olup yıl içerisinde şiir kompozisyon yarışmaları ve Unesco Türkiye temsilciliğinin katkılarıyla üç gün süren Aşıklık geleneği ve Aşık Seyrani Sempozyumu dahil 20 ye yakın etkinlik yapıldığını,
Aşık Seyrâni Kültür ve Sanat Festivali etkinlikleri aracılığıyla , özellikle unutulmaya yüz tutan Kültürel mirasımız olan Aşıklık Geleneğinin yaşatılmaya çalışıldığını belirtti.
Başkan Özkan ayrıca; Ünlü İngiliz şair William Shakespeare“Bir Ulusun Türkülerini yapanlar o ülkenin yasalarını yapanlar kadar güçlüdürler.” diyor. Çünkü bir çok idareci unutulurken Şairlerin şiirleri Aşıkların deyişleri nesilden nesile naklediliyor ve gelecek kuşaklara ilham kaynağı oluyor.Yüreklerin aşk nağmelerini onlar dillendiriyor. Zulme, haksızlığa, karşı kalplerde doğan infiali ve isyanı seslendiriyor, yaşadıkları toplumların gören gözleri, düşünen beyinleri, hisseden yürekleri, konuşan dilleri oluyorlar bu nedenle Şairler ve halk ozanları zamanın şahitlerindendirler. Onların kalemleri ya da dilleri sustuğunda yaşadıkları toplum lâl olmuş görüntüsünü kaybetmiş demektir.
Bu hassas yürek ordusunun temsilcilerinden, zamanın ve şartların acımasız silgisinin silemediği, unutulmaz bir neferi olan koca Seyrâni 19. yy Aşık Edebiyatı’nın Emrah, Dertli, Bayburtlu Zihni’nin gibi önde gelen şairlerinden olduğunu belirtti.
Cumhuriyet Meydanındaki Festival etkinlikleri, Azarbeycan Halk dansları topluluğunun gösterileri ve İki Devlet Bir Millet Şarkısı, Kırgızistan Folklor gurubu gösterileri, Slovenya Sevdah Folklor ekibi ilahi,folklor gösterileri ve Anayurt şarkılarını söylemeleri sonrasında Aşıklar Divanının kurulması ile açılış töreni icra edildi.
Yurt dışından gelen gurup temsilcilerine Kayseri Milletvekili Ahmet Öksüzkaya, Kaymakam Enver Ünlü ve Ak Parti İl Başkanı Ömer Dengiz tarafından plaket takdim edilirken, Etkinlikler iştirak edenlere Kayserli 30 Aşığa Develi Belediyesi tarafından 30 yıl anısına özel olarak hazırlanan altın madalyalar Protokol üyeleri tarafından takdim edildi.
Aşıklar Gecesinde ilk olarak Genç ozanlara Kayseri Esnaf ve Sanatkarlar Odası Birliği Başkanı Mustafa Alan tarafından madalya takdimi yapıldı.
Aşıklar Şöleni;Abdullah Karagöz- Avşaroğlu’nun Seyraninin deyişleri ile başladı.
Aşıklık Geleneği hakkında; Kayseri Aşıklar Dernek Başkanı Turgut Aydın
Mahlas Alma -Usta Çırak –Taşlama: Aşık Mahrumi -Aşık Çapanoğlu
Muamma: Avşar Ozan
Koçaklama -Bade İçme Tarih Bildirme: Aşık Şifai-Aşık Cefai- Aşık Guzini
Tecnis-Lebdeğmez-Dedim Dedi Tarzı: Aşık Firgati-Aşık Zamanoğlu
Hikayeli Türkü: Abdulakdir Temizyürek
Saz Çalma –Beste: Şahin Dost
Güzelleme-Nazire Söyleme: Kul Veysel- Garip Veli bağlamaları ile örnekler verirken
Ozan Arif Uzman,Gul Fani, Kul Mustafa,Recep Mavili, Hanifi Cüceler, Aşık Mahsun,Cengiz Bozbıyık da bağlamaları ile birer eser sundular.Etkinliklerde ayrıca Genç ozanlar yanı sıra yaşlı Şair ve Aşıkları temsilen Şair Ömer Develioğlu ve Aşık Kadir Yücel de katılarak birer eserlerini takdim ettiler.
Etkinlikler öncesi Yurt dışından gelen gurupların temsilcileri Kaymakam Enver Ünlü ve Belediye Başkanı Recep Özkan’ı makamında ziyaret ederek ülkelerinden getirdikleri hediyeleri takdim ettiler.Kırgızistan gurup temsilcisi Mira Togtogonova tarafından Kırgız Milli Giysisi hediye edildi.

30.Aşık Seyrani Kültür ve Sanat Festivali
Geleneksel olarak her yıl düzenlenen Aşık Seyrani Kültür ve Sanat Festivali etkinliklerinde Avrupa’dan ,Asya’dan halk dans toplulukları,Aşıkların gösterileri ve Mustafa Ceceli’nin Develi Satyumunda açık hava konseriyle sona erdi.
Kültür varlığımızın önemli bir bölümünü oluşturan Âşıklık geleneğinde sazlı, sazsız, doğaçlama yoluyla, yazarak veya birkaç özelliği birden taşıyan geleneğe bağlı olarak şiir söyleyen aşıklarımız tarafından;Mahlas Alma,Rüya Sonrası Aşık Olma. (Bade içme),Usta – Çırak, Atışma, Leb - Değmez (Dudak değmez), Askı (Muamma), Dedim - Dedi Tarzı Söyleyiş, Tarih Bildirme, Nazire Söyleme,Saz Çalma örnekleri de sergilendi.
Ünlü İngiliz şair William Shakespeare“Bir Ulusun Türkülerini yapanlar o ülkenin yasalarını yapanlar kadar güçlüdürler.” diyor.Çünkü bir çok idareci unutulurken Şairlerin şiirleri nesilden nesile naklediliyor ve gelecek kuşaklara ilham kaynağı oluyor.Yüreklerin aşk nağmelerini onlar dillendiriyor. Zulme, haksızlığa, kokuşmaya karşı kalplerde doğan infiali ve isyanı seslendiriyor,yaşadıkları toplumların gören gözleri, düşünen beyinleri, hisseden yürekleri, konuşan dilleri oluyorlar bu nedenle Şairler ve halk ozanları zamanın şahitlerindendirler. Onların kalemleri ya da dilleri sustuğunda yaşadıkları toplum lâl olmuş görüntüsünü kaybetmiş demektir.
Bu hassas yürek ordusunun temsilcilerinden, zamanın ve şartların acımasız silgisinin silemediği, unutulmaz bir neferi olan koca Seyrâni 19. yy Aşık Edebiyatı’nın Emrah, Dertli, Bayburtlu Zihni gibi önde gelen şairlerindendir.
Seyrâni için insan gönlü çok önemlidir. O kadar önemlidir ki; neredeyse Beytullah’tır. “Kalbini geniş tut sıkma Seyrâni/Rıza-yı Bari’den çıkma Seyrâni/Gönül Beytullah’dır yıkma Seyrâni/Elinden gelirse imaret eyle”der.
Ekseriyetle sofiyane ve ahlaki mahiyette olan şiirlerinde halk edebiyatı ananeleri, halk ahlakına uygun kaideler atasözleri, halk zevkini okşayan nükteler, zamanına ait kuvvetli tenkitleri olan tek Seyrânî Hakkında;
Prof. Dr. Nihat M. Çetin’e “Neden Şiir yazmaya devam etmiyorsunuz?” diye sorulduğunda“Dîvân edebiyatında Şeyh Gâlib’e, Hecede de Seyrânî’ye ulaşamayacağımı anladığım için.” şeklinde cevap vermiştir.
Ord. Prof. Mehmet Fuat Köprülü;19. yüzyılın en meşhur dört şairi arasında Seyrani şiirlerindeki ritim ve sıcak heyecan noktasında belki hepsinden daha üstündür
Edebiyat Tarihçisi İsmail Habib Sevük;Develi’li Seyrani’yi ikinci Mahmut ve Tanzimatın getirdiği yenilikler yüzünden doğan huzursuzluğun şairi saymak en doğrusudur.
Prof.Dr. Ahmet Hamdi Tanpınar; Seyrani maddi hayata önem vermeyen, insan hayatının en ulvi amacının Tanrı’yı arayış olduğuna inanmış olgun ve filozof bir şairdir.
Prof.Dr. Ahmet Edip Uysal; Bugün hiç tereddüt etmeden diyebilirim ki, Seyranisiz Türk Halk Edebiyatı eksik ve yarımdır.
Araştırmacı Yazar Ahmet Kabaklı;Duygulu ve lirik bir söz üstadı olan aşık Seyrani, orijinal buluşlarıyla ve benzetme metotlarıyla çağdaşlarını ve sonraki şairleri de geniş ölçüde etkiledi ki Erzurumlu Emrah, Tokatlı Nuri, Bayburtlu Zihni, Geredeli Dertli, Kütahyalı Arif, Konyalı Şemi, Bolulu Revai ve Rıza Tevfik’in, Seyrani’nin ölümünden sonra şiirin tüm dallarında onun metotlarına özendikleri inkâr edilemez bir gerçektir. Ayrıca Seyrani’nin şiirleri belge gösterilmeden Tanzimat döneminin gizli ve gerçek yüzü anlaşılamaz olarak değerlendirmektedirler.

Kaymakam Enver Ünlü’nün konuşması
Sayın İl Genel Meclis Başkanım, Belediye Başkanlarım, Kültür ve Turizm İl Müdürüm, Siyasi Parti İl ve İlçe teşkilatlarımızın değerli temsilcileri, Sivil toplum Kuruluş temsilcilerimiz, Değerli misafirlerimiz, Basın mensuplarımız;Kendisi 1800’lü yıllarda yaşamış ve adına Geleneksel olarak 30 yıldan beri Şenlik,Sempozyum,anma günleri ve Festivaller gibi çeşitli etkinlikler düzenlenen Aşık Seyrani Kültür ve Sanat Festivali etkinliklerimize hoş geldiniz.
Yüreği bütün dünya insanları için çarpan, kafası bütün dünya insanları için çalışan ve evrensel genişlikte bir üne sahip olan Mevlana ve Yunus Emre; bitmez tükenmez sevgileriyle, insanları gerçeğe, doğruya ve güzele çağırmışlar. Milletimizin gönlünde yatan dini, ahlaki ve felsefi duygu ve düşüncelerin açığa çıkmasında öncülük etmişlerdir. İşte bu felsefenin ve bu yaşamın zincirinin en önemli halkalarından biri de Hak ve halk şairlerimizden biri olan Develili Âşık Seyrani’dir.
Seyrani;devrindeki gelişmeleri yakından takip etmiş, yanlışlıkları eleştirmiş, şiirlerinde kendisinden önceki ozanların alışılmış konu sınırlarının dışına çıkmıştır. Olaylara genellikle eleştirel gözle bakmış ve halkın sesi olmaya özen göstermiştir. Şiirleri hem ele aldığı konu bakımından hem de kafiye yapısı bakımından çeşitli ve zengindir. Seyrani, 19. yüzyıl halk edebiyatımızın şüphesiz en değerli örneklerinden birisi olarak diğer halk ozanlarını da etkilemeyi başarmıştır. Kendisi hakkında yapılan araştırma ve incelemeler son yıllarda çoğalmıştır. Emeği geçenleri Aşık Seyrani ve Aşıklık geleneği adına tebrik ediyorum.
Unutulmaya yüz tutan Aşıklık geleneği ve Aşık Seyrani adına araştırmalar yapan değerli hocalarımızı,Aşıklık geleneğimizin temsilcilerini,TÜRKSOY ve Balkan Aydınları Birliği temsilcilerini,Azerbaycan,Slovenya ve Kırgızistan’dan etkinliklerimize katılan guruplarımızın değerli üyelerine teşekkür ediyor.Saygılarımı sunuyorum .


Belediye Başkanı Recep Özkan’ın konuşması
Sayın Kaymakamım, İl Genel Meclis Başkan ve Üyelerimiz, Belediye Başkanlarım, Kültür ve Turizm İl Müdürüm, İl ve İlçe Başkanlarımız, Siyasi Parti İl ve İlçe teşkilatlarımızın değerli temsilcileri, Sivil toplum Kuruluş temsilcilerimiz,
Kırgızistan, Azarbeycan, Slovenya’dan gelen değerli misafirlerimiz, Aşıklarımız, Genç Seyranilerimiz, Bizleri bu önemli günde yalnız bırakmayan ve Ekranları başında bizleri izleyen hemşerilerimiz, Basınımızın değerli mensupları;Develi İlçemizin bağrından yetişen Hak ve Halk Aşığı Aşık Seyrâni adına 30 yıldan beri düzenlemekte olduğumuz etkinliklerin 30.sunu uluslar arası olarak düzenlemiş bulunmaktayız.
2012 yılı Belediye Meclisimiz tarafından Aşık Seyrani yılı ilan edilmiş olup yıl içerisinde şiir kompozisyon yarışmaları ve Unesco Türkiye temsilciliğinin katkılarıyla üç gün süren Aşıklık geleneği ve Aşık Seyrani Sempozyumu dahil 20 ye yakın etkinlik yapılmıştır.Ayrıca; Osmanlı sarayındaki hemşerimiz Tombaklı Maviş ağa tarafından görevlendirilen bir katip tarafından kayıt altına alınan cönk gibi Aşık Seyrani’ye Ait 14 Cönk Araştırması tamamlanarak Kültür yayınlarımız arasına katılma aşamasına gelmiştir.
Aşık Seyrâni Kültür ve Sanat Festivali etkinliklerinde, özellikle unutulmaya yüz tutan Kültürel mirasımız olan Aşıklık Geleneği ve Temsilcilerinden Aşık Seyrâni’yi anmaya ve anlamaya çalışıyoruz.
Etkinliklerimizi; Kültür ve Turizm Bakanlığı, Develi Kaymakamlığı, Belediyemiz,Seyrani Eğitim ve Kültür Vakfı-TÜRKSOY ve Balkan Aydınları Birliğinin katkılarıyla yapmaktayız.
Ünlü İngiliz şair William Shakespeare“Bir Ulusun Türkülerini yapanlar o ülkenin yasalarını yapanlar kadar güçlüdürler.” diyor. Çünkü bir çok idareci unutulurken Şairlerin şiirleri Aşıkların deyişleri nesilden nesile naklediliyor ve gelecek kuşaklara ilham kaynağı oluyor.Yüreklerin aşk nağmelerini onlar dillendiriyor. Zulme, haksızlığa, karşı kalplerde doğan infiali ve isyanı seslendiriyor, yaşadıkları toplumların gören gözleri, düşünen beyinleri, hisseden yürekleri, konuşan dilleri oluyorlar bu nedenle Şairler ve halk ozanları zamanın şahitlerindendirler. Onların kalemleri ya da dilleri sustuğunda yaşadıkları toplum lâl olmuş görüntüsünü kaybetmiş demektir.
Bu hassas yürek ordusunun temsilcilerinden, zamanın ve şartların acımasız silgisinin silemediği, unutulmaz bir neferi olan koca Seyrâni 19. yy Aşık Edebiyatı’nın Emrah, Dertli, Bayburtlu Zihni gibi önde gelen şairlerindendir. Seyrâni için insan gönlü çok önemlidir. O kadar önemlidir ki; neredeyse Beytullah’tır.
“Kalbini geniş tut sıkma Seyrâni/
Rıza-yı Bari’den çıkma Seyrâni/
Gönül Beytullah’dır yıkma Seyrâni/
Elinden gelirse imaret eyle”der.

Etkinliklere iştirak eden Kayseri Aşıkları
Aşık Abdullah Karagöz-Aşık İlyas Türkmen-Aşık Avşaroğlu-Aşık Turgut Aydın-Aşık Mahrumi-Aşık Çapanoğlu-Aşık Ozan Arif Uzman-Aşık Avşar Ozan-Aşık Gul Fani-Aşık Şifai--Aşık Cefai-- Aşık Guzini-Aşık Kul Mustafa-Aşık Firgati-Aşık Zamanoğlu-Aşık Recep Mavili-Aşık Abdulkadir Temizyürek-Aşık Hanifi Cüceler-Aşık Şahin Dost-Aşık Mahsun-Aşık Ömer Develioğlu-Aşık Kul Veysel-Aşık Garip Veli-Aşık Ozan İlyas Türkmen-Aşık Cengiz Bozbıyık--Aşık Adem Kozanoğlu-Aşık Kadir Yücel


SEYRÂNÎ’NİN HECE VEZNİYLE YAZDIĞI ŞİİRLERİNE FARKLI BİR YAKLAŞIM
Prof. Dr. Saim SAKAOĞLU
Seyrânî, âşık edebiyatı alanının önde gelen adlarından biri olmakla birlikte, bu edebiyatın her iki alanında başarılı örnekler ortaya koymuştur. O, hem hece vezniyle, hem de âşıkların aruz vezni ile kaleme aldıkları dallarda da başarılı olmuştur. O, hece vezni ile; koşma, semaî, destan, devriyye gibi örnekler verirken aruz vezni ile de; divan, semaî, kalenderi gibi örnekler vermiştir. Hatta bu sonuncu daldakilere daha özel şekiller verilmiş, belirli konular işlenmiştir. Bunları da; müseddes, muhammes, na’t, terci-i bend, vb. adlar altında sunmuştur. Onun, aruz vezni ile yazdığı şiirleri ayrı bir araştırmanın konusudur. Biz, bu konuşmamızda hece vezni ile yazdıklarını ele alacağız. Konuşmamızın başlığında da yer aldığı üzere, biz, Seyranî’nin şiirlerinin çoğunluğunu ‘yazdığını’ kabul ediyoruz. Elbette irticali, hazırlıksız şiir söyleme gücü de vardı, ama çoğunluğu, özellikle aruz vezni ile olanlar yazılmak yoluyla ortaya konulmuştur, biz bu görüşteyiz.
Hece ile olan şiirlerine de değişik açılardan yaklaşılabilir. Mesela, kafiye çeşitleri, kafiye türleri, durak sistemi, ele alınan konular bu arada sayılabilir. Biz, bu başlıkların hiç birini göz önüne almayacağız; işimiz, bu şiirlerde göze çarpan farklı ve renkli özellikleri sunmak olacaktır. Kısa açıklamalardan sonra da örnek şiirleri vereceğiz. Bu örnekler, yerine göre bir, iki dörtlük olabileceği gibi şiirin tamamı da olabilir.
Âşıklar da şairler gibi şiirleriyle oynamayı pek severler; böylece okuyucularına / dinleyicilerine farklı güzellikler sunacaklardır. Bunlardan biri de, tecnislerdir. Bu şiirlerde, kafiyeyi oluşturan kelime veya kelime öbekleri farklı anlamlarda kullanılırlar. Mesela; 100 sayısı, insanın yüzü, yüzmek filleri (deniz veya gölde yüzmek, koyunu yüzmek), vb. gibi. Bu son derece zor bir iştir. Önce, şiirin dörtlüklerinin son mısralarında (Bazen ilk dörtlüğün ikinci mısraı da katılabilir.) kafiyeyi sağlayacaksınız, ardından da dörtlüklerin ilk mısraları arasında cinaslı söyleyişlere yer vereceksiniz. Aşağıda, önce bu dalın en güzel örnekleri verilecek, sonra da sadece ilkiyle ilgili kısa açıklamalar yapılacaktır.
Felek bir gün bize bir yol gülmedi
Tuğlar taktı elin seyrânîsine
Yirmi dokuz harften al mahlas deyi
Teklif eder durur Seyrânî’sine

Er isen sözünü yürüt bin ata
Söz ana değildir bencedir ata
Olur olmaz adam söz ata ata
Pâre pâre oldu Seyrânî sîne

Her âşık içtiğin hayat sanırlar
Her meclisi avlu hayat sanırlar
Ben memat olsam da hayat sanırlar
Sağlığında girdi Seyrânî sin’e
Belki bu şeb bizde o yâr bulunur
Başı yastıktayken duyar bulunur
Sanma bu dünyada uyar bulunur
Everek’in ednâ Seyrânî’sine (94-95 / 28)
Şiirde, dörtlüklerde devam eden kafiyede, Seyrânî kelimesi, hem farklı anlamlarda kullanılmış, hem de aldığı ekle birlikte kullanıldığı ikinci kelimelerle yepyeni anlamlar kazanmıştır. Bu kullanım şekli belki de başka hiçbir âşığın mahlaslarıyla ortaya konulamayacak bir güzelliktedir.
Şiirin öbür dörtlüklerinde ise yine güzel bir cinaslı söyleyiş yakalamıştır. ata’ların hepsi ayrı anlamlarda kullanılmıştır. Binek hayvanı at, büyüklerimiz anlamına gelen ata ve at- fiilinden ek almış şekli olan at-a. Hepsinde ayrı ayrı anlam görülmektedir.
Üçüncü dörtlükte hayat kelimeleri ek almadan, cinaslı olarak kullanılmıştır. Kelimelerin anlamları sırasıyla; abıhayat, avlu ve canlı/diri’dir.
Sonuncu dörtlükte sağlıklı bir cinas yoktur. Zaten ikinci mısraı farklı bir yapıdadır. Ancak birinci ve üçüncü mısralardaki o yâr ve uyar kelimeleri eski harflerimizle aynı şekilde yazılmaktadır.
***
Geldi bu dükkâna baktı bir güzel
Dedi: Bu dükkânda ayne yaparlar
Cezbeyledi beni mümtaz bir göz el
Acaip naz ile ay ne yaparlar

Celâllendi dilber dedi: Bu ay ne
Recep midir Şaban mıdır bu ay ne
Dedim: Hakikatsiz ayne bu ayne
Cemâline nisbet ayne yaparlar

Dedim: Hayran oldu didem ayneye
Dedi: Ben var iken gökte ay neye
Aldı cemaline baktı ayneye
Aynesiz yüzlere ayne yaparlar

Seyrânî der: Kumaş nedir bahâ ne
Dedi: Nedir bilmem kumaş bahâne
Dedi: Zat ayneye bulmam bahâne
Ben dururken gökte ay ne yaparlar
(183 / 159)***
Battal’ın hilâli attığı bir ok
Ol Hazreti İlyas’ın okudur
Azrail’in gelip attığı bir ok
Ya ecel ya merkat ya sin okudur

Dost demez deryaya ya dalma ya dal
Kırılan ya köktür ya budak ya dal
Hoca ders gösterir ya hı’dır ya dal
Ya zel, ya re, ya ze, ya sin okudur

Denir divan okutmakta meramın
Şiir divan okutmakta meramın
Mahşer divan okutmakta meramın
Seyrânî gücüne Yâsin okudur
(212 /201)
Âşıkların zengin bir kafiye dünyası vardır. Onlar, bizlerin tahmin dahi edemeyeceği kelimelerde, bölgelere özgü kelimelerle ve halkımızın farklı şekiller verdiği kelimelerle kafiye yaparlar.
Bu farklılıkların son derece özel olan biri de, âşıkların mahlaslarıyla redif olarak kullanmalarıdır. Artık mahlas, önündeki kafiyeli kelimelerin yardımcısı olacaktır.
Günümüzün en yaşlı âşıklarından olan, Kadirlili olarak bilinmekle birlikte son yıllardaki yeni bölünmelerle Osmaniye’nin Sumbas ilçesine bağlanan Mehmetli köyünden Halil Karabulut da (1926) bu yolda güzel bir örnek vermiştir. O, “Üç Şey” adlı şiirinin dörtlüğünde şöyle demektedir:
Çok uzatma kes sözünü, dur Halil
Öğüdünü sen alana ver Halil
Âşıklıkta üç noksanın var Halil
Bir güzel ses bir güzel söz, bir de saz
(Saim Sakaoğlu, Senin Aşkınla / Kadirlili Âşık Halil Karabulut, Konya 1986, 63.)
***
Allah’ın emrine muti’im dersen
Resûl’ün emrine itaat eyle
Helal haram demez bulduğun yersen
Mü’minlik sözünden feregat eyle

Zahm-ı aşka gelip merhem sarmağa
Ferhâd olup bir gün bağrın yarmağa
Kudretin yoğise bir gün varmağa
Gönül Beytullah’tır ziyaret eyle

Kulun rızkın verir hazret-i Bâri
Açılan gülleri incitmez hârı
Kötülük değildir er kişi kârı
Kemlik edenlere inayet eyle

Kalbini geniş tut sıma Seyrânî
Rıza-yi Bâri’den çıkma Seyrânî
Gönül Beytullah’tır yıkma Seyrânî
Elinden gelirse imaret eyle
(90 / 22)
***
Cennetten dünyaya Âdem gelince
Aramış Havva’yı yâran diyerek
Arafat Dağı’nda bulup bilince
Sevmiş canım sana kurban diyerek

Sermayesi olan gider kârına
Bu günün işini koyma yarına
Mısır’da Züleyha aşkın nârına
Yanmıştır Yusuf-u Kenan diyerek

Gönül vücudunda gül almış hârı
Dilinde bülbülün artmıştır zârı
Nemrut İbrahim’i yaktığı nârı
Yakmadı bülbüle gülşen diyerek

Ne maden ne kimya ne zer Seyrânî
Aşkın deryasında yüzer Seyrânî
Bir saz bir söz ile gezer Seyrânî
“El- insanu âbid ihsan” diyerek
(130-131/ 84)
Halil Karabulut bu işi öylesine ileri götürmüş ki o, adını aynı zamanda kafiye kelimesi olarak da kullanmaktadır. Artık, şiirin son dörtlüğünde Halil kelimesi hem mahlas olarak kullanılmaktadır, hem de delil ve melil kelimeleriyle kafiyeyi oluşturmaktadır. O, “Tanrım” adlı şiirini şöyle bağlıyor:
Sen Rahman’sın, Kur’an delil,
Düşkünleri etmen melil,
Sana yüzün tuttu Halil,
İşte malûm hâli Tanrım.
(Sakaoğlu, 168)
Bakalım Seyrânî’miz neler söylemiş, adını hangi güzel söyleyişlerle süslemiş.
Özün pâkla sözün tanı
Dünya muhannet zindanı
Gam yeme Âşık Seyrânî
Hak kulunu bunar m’ola
(77 / 4)
***
Yedi yıl kaldı eğlendi Seyrânî
Bütün tahsil etti ilmi irfanı
Sendeyken her türlü mürüvvet kânı
Bulmadın derdime çare İstanbul
(136 / 92)
Kalb-i âşık Hakk’ın kenz-i irfanı
İyd-i visalinin canım kurbanı
Der ki varmak âdet değil Seyrânî
Tabib huzuruna yarasız gönül
(138 / 95)
***
Kuran kurmuş böyle yolu erkânı
İzan erkân pîrî Tanrı arslanı
Ehlinin malûmu Âşık Seyrânî
Çiğ süt emmemiştir kelek değildir
(204 / 189)
***
Soyundum libasım oldum uryanî
Seyrettim köşeyi çarhı devranı
Bu dünyanın işi bitti Seyrânî
Başına bir çare bul yavaş yavaş
(221 / 213)
Ancak bu alanda Seyrânî’de öyle bir güzellik var ki şaşmamak gerekir; çünkü yapılan iş ona yakışır güzelliktedir.
O, bir şiirin son dörtlüğünde, ilk üç mısraı mahlasıyla başlatmaktadır; sonra her mısrada kafiyeli bir kelimeye yer veriyor: ednâ, yektâ ve dânâ. Ve bu kelimelerin sonundaki
-yız ekleriyle türab aslımız kelimeleri redifi oluşturuyor. Ya, mısra başlarındaki üç Seyrânî ne oluyor? Meraklısı bütün âşık edebiyatı kitaplarını arayıp tarasın, bakalım bir benzerini bulabilecek mi?
Seyrânî ednâyız türab aslımız
Seyrânî yektâyız türab aslımız
Seyrânî dânâyız türab aslımız
Yine pîrîmizdir mihman bizlere
(97 / 33)
Aşağıdaki ilk şiir Seyrânî’nindir. Kitabından yararlandığımız merhum Hasan Ali Kasır, kitabının ilk baskısında bu şiirin altına bir not düşerek, Dikmetaşlı Ruhsâtî’ye göndermede bulunuyor. Kararı, Ruhsâtî ve Seyrânî uzmanlarına bırakıyorum.
Nice defterlerden ismim sildirdin
Gelmedi hiç senden ses kara bahtım
Bahtın gemisinde yelken yok bildin
Durma lodos gibi es kara bahtım

Ahdettim bir gonca yolmamasına
Bulmadım bir çâre solmamasına
Bu derdinden iflâh olmamasına
Kat’iyyen ümidin kes kara bahtım

Dünya yıkılmakta, yoktur yapıcı
Kimi cellât olmuş, kimi kapıcı
Evvel geymez iken mesti papucu
Verdirdim çarığa mes kara bahtım

Ağır meclislerde sıkılmaz iken
Mengeneye versen bükülmez iken
Seyrânî aslana yıkılmaz iken
Dedirdin tilkiye pes kara bahtım
(143-144 / 103)
“Seyrânî’nin bu şiirine, çağdaşı Dertli (1772-1845) şu nazireyi yazmıştır:”
Girdâb-ı mihnette kapandın kaldın
Vermedin bir yandan ses kara bahtım
Anladım gafilsin uykuya daldın
Deli poyraz gibi es kara bahtım

Âlemde bir candan korkulmaz iken
Pençenden kimseler kurtulmaz iken
Aslana kaplana yırtılmaz iken
Dedirttin tilkiye pes kara bahtım

Dertliyâ çıkar mı bu işin ucu
Şimdi fark eden yok altını tuncu
Evvel beğenmezdin mesti papucu
Verdirdin çarığa mes kara bahtım (Dertli)
(104 / 103’ün altında)
Aşağıdaki şiir de Seyrânî’ye aittir. Ancak onun kullandığı kafiye ve redifi kullanan bir başka âşığımız daha var: Narmanlı Âşık Sümmanî acaba aralarında bir etkileşim, bir alışveriş olmuş mudur? Bunu da uzmanlarına bırakalım.
Evvel giymez iken ipek mintanı
Giyersin eğnine çul yavaş yavaş
Feragat kıl bırak aşk u sevdayı
Olma bir dilbere kul yavaş yavaş

Heder olsa bir pul için her demin
Muhannet babına basma kademin
Emsaliyle konuşmayan âdemin
Altun ismi olur pul yavaş yavaş

Soyundum libasım oldum uryânî
Seyrettim köşeyi çarhı devrânî
Bu dünyanın işi bitti Seyrânî
Başına bir çare bul yavaş yavaş
(221 / 213)
***
Sümmanî’nin aynı kafiye ve redifi kullandığı bir şiirinin olduğunu da hatırlatalım.
Gel gönül, dinle sana eylim nasihat
Bu fani dünyadan kalk yavaş yavaş
Cehtet ki doğru yola gidesin
Cananın Cennet’e sal yavaş yavaş

Kara toprak için bizim zatımız
Geçen ululara yeter hepimiz
Bir gün olur gelir, cansız atımız
Tebdil, tedarik gör yavaş yavaş

Bir âşık da vatanını satanda
Garip bülbül dost bağında ötende
Hak’tan nida gelip vâdem yetende
Azrail canımı al yavaş yavaş

Der Sümmanî tamam oldu muhabbet
Biz varalım, siz olasız selâmet
Kalktı bu karyeden çekildi kısmet
Göründü gözüme yol yavaş yavaş
(Mehmet Kardeş, Meşhur Saz Şairi Âşık Sümmanî, İstanbul 1963, s. 127)
İlk mısradaki ‘nasihat’ kelimesi ‘nashat’ olmalıdır.
Bu şiirin kafiye kelimeleri olmasa bile redifleri sizlere yaşayan bir şairimizi de hatırlatmış olmalıdır. Karamanlı şair Bekir Sıtkı Erdoğan’ın, adı Hancı olup da Binbirinci Gece diye bilinen şiirini hatırlayınız hele… Acaba o şiir yukarıdakileri değil de yine Ruhsâtî’nin başka bir şiirini hatırlatmış olmasın? İşte size, bu iki şiirin ilk iki dörtlükleri…
Er kalkan âşıklar menzile gitti
Sen de tedarikin gör yavaş yavaş
Geçti nevbaharım, hazan erişti
Yağar dört yanıma kar yavaş yavaş

İşe güce varmaz oluyor elim
Başa geleceği yazıyor dilim
Bin yıl ömür sürsem bitmez emelim
Değer musallaya ser yavaş yavaş
(Vehbi Cem Aşkun)
***
Gurbetten gelmişim, yorgunum hancı!
Şuraya bir yatak ser yavaş yavaş.
Aman, karanlığı görmesin gözüm,
Beyaz perdeleri ger yavaş yavaş.

Garibiyim, her taraf bana yabancı,
Dertliyim, çekinme, doldur be hancı,
İlk önce kımıldar hafif bir sancı
Ayrılık sonradan kor yavaş yavaş.
(Saim Sakaoğlu, “Sümmanî’nin Son Şiirlerinden Biri Üzerine”, Köz (Erzurum), 1 (2), Kasım 1979, 13)
Bu, “yavaş yavaş” redifli şiiri Seyrânîlerin, Ruhsâtîlerin, Sümmanîlerin birkaç yüzyıl ötesine kadar götürüp bir de Karaca Oğlan’da ararsak neleri bulabiliriz? İşte size bir Karaca Oğlan şiiri:
Dilber kalk gidelim fâkirhaneye
İtiraz eyleme gel yavaş yavaş
Didemden akıttım kan ile yaşı
Zülüfün eylesin tel yavaş yavaş

Kaşların benziyor yavru marala
Gözlerin hükmeder yedi kırala
Seher vaktı olup boynun ırgala
Dokansın tellere yel yavaş yavaş

Bir gün değil beş gün değil yüz gündür
Deste zülüf al yanağa düzgündür
Melhem almaz yaralarım azgındır
Derdimin lokmanı gel yavaş yavaş

Karac’Oğlan der ki gidelim yâre
Yüreğime saldım onulmaz yare
Baktım ak gerdana ben sıra sıra
Açılmış yanakta gül yavaş yavaş
(Saim Sakaoğlu, Karaca Oğlan, Ankara 2004, 631)
Âşık edebiyatında bazı kafiye ve redifler sıkça kullanılır. Hatta aynı âşık aynı kafiye ve redifi de birden fazla kullanabilir. Özellikle pek çok kelimenin kafiye oluşturması, onların seçilme sebebidir. Mesela; bal, çal, dal, hal, kal, mal, nal, sal kelimelerine; bel, kel, sel, tel, yel; çil, fil, kil, mil, Nil, pil, sil, zil, vb. kelimelerini de alacak şekilde bir geniş ayak yakalarsak, bir de bunların redifi aynı olursa, mesela gibi olursa benzer şiirleri sıkça görebiliriz.
Böyle hâllerde hemen, daha yaşlı / eski olan âşığın şiiri esas alınır, daha genç olanı ona nazire yazmış olarak kabul edilir. Bu görüş genelde doğru ise de az da olsa tersini görebiliyoruz. Mesela 19. yüzyılın bir aşığının şiiri, 18. yüzyılda yaşayan bir âşığın severleri tarafından onun adına bağlanıverir. Bu yanlış yorumlamanın da örnekleri vardır.
Âşıklar için hazırlanan şiir kitaplarının sayfa altlarında sıkça rastladığımız notlar vardır. Bu notlarda, genelde şöyle denilir.
“Bu mısra başka bir kaynakta şöyledir:”
“Bu dörtlük [filanın kitabından] aşağıdaki gibidir.”
Âşığımız da bu notlardan nasibini almıştır.
Aşağıdaki şiirde iki mısraın ve bir dörtlüğün farklı şekilleri verilmiştir. Bu belirleme merhum Hasan Ali Kasır tarafından yapılmıştır.
Telgraf dediğin ebced hesabı(*)
Bu rebab şeytanı cinden çıkarır
Ateş şöyle dursun tütün azâbı
Tilkiyi çakalı inden çıkarır

İplik, gömlek olmaz dokutmayınca
Oğlan âlim olmaz okutmayınca
Ayı var et yemez kokutmayınca
Tilki var ölüyü sinden çıkarır(**)

Seyrani der var mı bunun ötesi
Seğirden tazı evine yetesi
Ermeninin pastırması ketesi
Kaypak müslümanı dinden çıkarır(***)
Şiirin altında şu açıklamalar yer almaktadır:
(*) Bu mısranın bir başka söyleyişi şöyledir: Susturdu sazları fennin rebâbı
(**) Bu mısranın bir başka varyantı da şöyledir: Yallılar ölüyü sinden çıkarır
(***) Bu dörtlüğün ünlü bir şekli daha var:
Ey Seyrânî var mı sözün hatası
Bulunmaz dünyanın elbet ötesi
Ermeninin Rumun yağlı ketesi
Kaypak müslümanı dinden çıkarır(199-200/184)
Seyrânî, hikâye kahramanlarından Leyla ile Mecnun ve Ferhad ile Şirin’i çokça seviyor olmalı ki adlarını sıkça anmaktadır. Elbette âşığımızdan Doğu Anadolu’da anlatılan bazı halk hikâyesi kahramanlarını bilmesini bekleyemezdik.
Ana kız karındaş hem kız evlâdı
Evde bulunsa da elden sayılır
Leylâ’nın Mecnûn’u Şîrin Ferhâd’ı
Yâd yabancı dağda belden sayılır (198 / 181)
***
Kul ne kadar harceylese tedbirin
Bozmak mümkün değil Hakk’ın takdirin
Ezel her Ferhad’a bir leb-i Şirin
Her Mecnûn’a birer Leylâ verilmiş
(225 / 219)
Ya şu şiir… Seyrânî’nin güzellere karşı olan meylinin sözlü ifadeleri herhâlde bundan daha güzel olamazdı. Edebiyatımızda pek rastlanılmayan bir benzetme… Güzelin, Cennet’ten dünyaya sürgün edilmesi… Diyor ki âşığımız, “Ey insanlar; görün bakın bu güzele… Bilin ki Cennet bunlarla dolu.”
Güzelin dudağının rengini sultanî kiraza benzetmesi de, az da olsa görülse bile, çok anlamlı bir sanatlı söyleyiştir. Kim bilir aşığımız bir de günümüzün dudakları al rujlu hanımlarını görseydi nasıl bir benzetme yakalayacaktı!
Everek şehrinde gördüm bir güzel
O da düşmüş bir kötünün eline
Ol hâk-i pâyine yüzümü sürdüm
Salınıp giderken kendi iline

Yüz yüze ras geldim günlerde bir gün
Cennetten etmişler dünyaya sürgün
Kötüye düşmüş de gönülü kırgın
Hayran oldum tatlı güzel diline

Selâmı verince eğlendi biraz
Atardı ağzına uğrunca çerez
Dudağının rengi sultanî kiraz
Hiçbir gül benzemez kendi gülüne

Karşıma geçmiş de gözünü süzer
Sanki Seyrânî’nin bağrını ezer
Saçının bir teli bin cana değer
Bin kız kurban olsun böyle geline
(92 /25)
“Seyrânî iki dörtlükten oluşan şiir yazar mı?” diye sorarsanız, “Hayır!” diyeceğiz. O hâlde, âşıkdaki güzel şiirin ara dörtlüğü / dörtlükleri nerededir dersiniz? Zayıflayan hafızalar bizleri böyle yetim bırakıverirler. Bir sonraki şiirimizde de aynı şeyi göreceğiz.
Bilmeden aleyhte hüküm verenler
İftira insanı dinden çıkarır
Yalınız iyi laf söylen bilenler
İyi laf ayıyı inden çıkarır

Seyrânî’yi anlar bilen sözünden
Yaş saçtım ömrümce döktüm gözümden
Bir yâre âşıktır bağlı özünden
Elif Kaf’ı Mim’i dilden çıkarır (199 / 183)
Yaş destanları, âşıkların çok güzel örneklerini verdikleri uzun soluklu şiirlerdir. İnsanın ana rahmine düşmesinden başlayan hayat hikâyesi mezarlıkta son bulur. İşte âşıklarımız bu uzun ince yolu gerçekten de uzun uzun anlatırlar. Önceleri yıl yıl anlatılan ömür sonradan beşerli, onarlı yıllara düşer. Hatta öyle ki bazı âşıklar, mesela 60’lı yaşlarında ölse bile, daha önce yazdığı ve insan ömrünün 70, 80, hatta 90 ve 100. yaşını da anlatır ki bazı acemi edebiyat araştırıcılarının aşığın 100 yaşına kadar yaşadığını keşfetmesine (!) yol açıverirler.
Nedense, merhum Kasır’ın kitabında, şiirin üst yan tarafında Yaş Destanı diye belirtmesine karşılık şiir sadece üç dörtlükten oluşmaktadır. Bu, kesinlikle şiirin tamamı olmayıp bize kadar gelebilen kısmıdır; yoksa Seyrânî gibi bir âşığımız geleneği asla terk etmez.
Kırk birinde her hevesim yetirdim
Kırk beşinde bağdaş kurup oturdum
Ellisinde göçüm çeküp götürdüm
Vâdesi yetmişe döndürdün felek

Elli beşte senetlerim yazdırdın
Altmışımda her düzenim bozdurdun
Altmış beşte kemiklerim ezdirdin
Beni sübyanlara döndürdün felek

Âşık Seyrânî’yi yakıp yandırıp
Hakk’ın rahmetine verip kandırıp
En sonunda Azrail’i gönderip
Beni doğmamışa döndürdün felek
(129-130 / 82)
Âşıkların mısraları kendi hayatlarının ve toplumun önemli olaylarının tarihi gibidir. Yedi yıl yaşadığı İstanbul’dan hayal kırıklığı ile dönmesini, Seyrânî’nin İstanbul redifli şiirinden öğreniyoruz.
Seyrederler sarayından köşkünden
Kokularla anberinden miskinden
İçindeki güzellerin aşkından
Yanıp tutuşursun nâre İstanbul

İstanbul dediğin dağdır meşedir
İçinde eyleşen beydir paşadır
Doksan bin mahalle yüz bin köşedir
Çarşısı pazarı şâre İstanbul

Dünyanın yokuşu düzü sendedir
Bütün güzellerin özü sendedir
Yedi düvellerin gözü sendedir
Âlem sana gelir kâre İstanbul

Yedi yıl eğlendi kaldı Seyrânî
Bütün tahsil etti ilmi irfanı
Sendeyken her türlü mürüvvet kânı
Bulmadın derdime çâre İstanbul (136 / 92)
Aşağıdaki iki şiirde iki de yıl anılıyor: 1261 / 1845 ve 1268 /1851. Bakalım o yıllarda neler olmuş da âşığımız bize miras (!) bırakmış. Birinci şiirde; şefkatin kalktığı, zenginlere rağbet edilip fukaraların ilgi görmediği, buğdayın fiatının çok arttığı, muhtekire fırsatın düştüğü, zenginin bile kurban kesmediği, ortalığın kesat olduğu, vb. anlatılmaktadır. İkinci şiirden maddeler yazmak yerine onun bir dörtlüğünü son iki mısraını alıvermemiz yeterli olacaktır:
Sadrazam etsen eğer seyisi
Ölmüş eşek arar nalın sökecek
***
Bin iki üz altmış bire basınca
Pek ziyade oldu sıklet bu sene
Eski âdet bitip devir dönünce
Kalktı insanlardan şefkat bu sene

Koymuşum havana bu garip seri
Sefa mı sürülür ah şimden geri
Ağniya olursan derler gel beri
Fukaraya yoktur rağbet bu sene

Fukaranın hâli Mevlâ’ya belli
Merhamet yok ağniyada ezeli
Buğdayın bir mutu oldu yüz elli
Muhtekire düştü fırsat bu sene

Zengin artık kesmez oldu kurbanı
Kalmadı dünyanın rengi elvanı
Sultan Süleyman’a kalmadı fâni
Bize Hak’tan ola rahmet bu sene

İş böyle giderse kopacak fesat
Yaklaşmadı gitti şu vakt-i hasat
Sanatlar işlemez ortalık kesat
Boşadır çalışmak gayret bu sene

Bu Seyrânî sahih sohbet söylesin
Nâçar olan fukaralar neylesin
Rica niyaz edin halâs eylesin
Mevlâ’mız belâdan millet bu sene
(91-92 / 24)
***
Sene bin iki yüz altmış sekizde
Alâmet dumanı çöktü çökecek
Dikilecek kudret kalmadı dizde
Ecel belimizi büktü bükecek

Bitmez oldu harmanların eyisi
Hurma tadı verir erik kayısı
Sadrazam etsen eğer seyisi
Ölmüş eşek arar nalın sökecek

İnsan yılan zehrin malına döktü
Köpekler zehrini yalına döktü
Arı çiçek şehrin balına döktü
Bal da bu insana döktü dökecek

Hiç çaban koyunu güder mi dağda
Olmasa gözleri süt yoğurt yağda
Meyvası bitmedik ağacı bağda
Sökerler Seyrânî daldan kökecek
(128-129 / 80)
Seyrânî’yi bazı şiirlerinden yola çıkarak tanımlamak istersek, belki de sadece, halim selim birisi dememiz yetebilecektir. Ancak, onun bir şiiri vardır ki bu görüşümüzü alt üst edecektir. O şiir, tam bir toplum eleştirisidir. Örnek mısra vermek yerine tamamını zevkinize sunuyoruz.
Ormanda büyüyen adam azgını
Çarşıda pazarda seyran beğenmez
Medrese kaçkını softa bozgunu
Selâm vermek için insan beğenmez

Âlemi ta’n eder yanına varsan
Seni de yanıltır mesele sorsan
Bir cim bile çıkmaz karnını yarsan
Meclise gelir de erkân beğenmez

Her çeşit insandan birkaç eşi var
Mektepten koğulmuş günah işi var
“Rabbi yesir”de dört yanlışı var
Tahsil etmek için irfan beğenmez

Ellerin evinde çul firaş olur
Burnu sümüklüdür gözü yaş olur
Bayramdan bayrama bir tıraş olur
Gider berbere de dükkân beğenmez (*)

Dağlarda taşlarda dolaşan yörük
İnsanlar içine çıkmayan hödük
Bir elife dili dönmiyen sürtük
Şehirde tecvitle Kur’an beğenmez

Yayladan yaylaya konup göçer de
Arpayı buğdayı ekip biçer de
Mısır yaprağını kıyıp içer de
Tütünü bulunca duman beğenmez

Bir odası vardır gayet küçücek
Kendi aklı sıra keyf yetirecek
Bir çanağı yoktur ayran içecek
Kahveyi bulunca fincan beğenmez

Seyrânî söyledi bu doğru sözü
Haddeden çekilmiş doğrudur özü
Şehre gelin gitse bir köylü kızı
La’l-ü güher ister mercan beğenmez

Şiirin altındaki notu da unutmamak gerekir:
(*) Bu dörtlüğün bir başka şekli:
Çıkmış yükseğine kaval öttürür
Çoban köpeğine koyun güttürür
Başını baltayla tıraş ettirir
Gider berbere de dükkân beğenmez(242-243 / 243)
Aşağıda çok farklı ve ilgi çekici bir şiiri okuyacaksınız. Acaba bu şiire ne ad verebiliriz? Bu adın içinde, ayak, musammat, vb. kavramlar yer alabilir mi? Elbette bu işin de bir uzmanı vardır; cevabımızı ondan bekleyelim.

Doldu çeşmim nemden nûş eder semden
Âh budur doğmadan olmadım halas
Değilim havvas

Havvas sözlü kemden mihnet elemden
Nâs dilinde zemden usanıp rakkas
Olup bir hassas

Hassas zikirdedir halka haber ver
Miftâha mûti’ pir aklın başa der
Sen murada er
……
Ben âdûye esir oldum et kasas
Okurum ihlas
İhlastır ezberim belâlı serim
Nesîmî-veş derim yüzüp dâre as
İster saman bas

Bas râh-ı hayra pay yoksul olur bay
Kuru kalır çok çay vay elinden vay
………….

Seyrânî birkaç ay birkaç sene say
Âdûn olur hayhay sakın tutma yas
………..
(219 /211)
Merhum Hasan Ali Kasır, Develili Seyrânî adlı kitabının ilk baskısında yer verdiği bir şiirin üstüne -Yunus’a nazire- ibaresini koyuvermiştir. Önce Seyrânî’ye bir daha kulak verelim, bakalım Yunus’u kolayca hatırlayıverecek miyiz?
Şimdi bizim şehrimizde
Var mı garip bencileyin
Bağrı taşlı gözü yaşlı
Var mı garip bencileyin
(171 / 145)
Yunus ne demiş, bir de onu görelim.
Acep şu yerde var m’ola
Şöyle garip bencileyin
Bağrı başlı, gözü yaşlı
Şöyle garip bencileyin
(Cahit Öztelli, Yunus Emre / Yaşamı ve Bütün Şiirleri, 2. bs. İstanbul, 1984, 324)
Şiir Yunus’ta yedi, Seyrânî’de ise dört dörtlükten oluşuyor. Acaba öbür dörtlüklerde de önemli benzerlikler var mıdır? Bence pek yok… Siz isterseniz bir Yunus kitabı bulup karşılaştırıverin. Galiba Seyrânî, Yunus’un bu şiirini biliyordu.
Seyrânî’nin şiir deryasından çıkarabildiğimiz inciler elbette bu kadar değil, ama biz bu konuşmamızı belirli konularla sınırlandırmak istiyoruz. Oysa onunla ilgili olarak konuşulacak o kadar çok şey var ki… Özellikle şiirlerin teknik yapısı… Kısmetse, başka bir toplantıda da onu ele alalım.
Seyrânî, sen çok sevdiğim bir âşıksın. Öğrencilerimle tam 20 yıl seni bir ay boyunca okuyup şiirini inceledik. Bundan daha iyi sevgi olur mu?
Ruhu şad olsun…
Not: Seyrânî’den alınan örneklerde, merhum Hasan Ali Kasır’ın Seyrânî (1984) adlı kitabından yararlanılmıştır.

ÂŞIK TARZI TÜRK ŞİİRİNDE DİDAKTİK BİR UYGULAMA: NASİHAT DESTANI SÖYLEME GELENEĞİ ve ÂŞIK SEYRANİ’NİN NASİHATNÂMELERİ
Doç.Dr.Ali YAKICI
(Gazi Üniv.Öğretim Üyesi)
Dilin bir iletişim aracı olarak kullanıldığı tarihten günümüze sözlü ya da yazılı olarak oluşturulan edebi metinler, estetik değerinin yanı sıra içinde barındırdığı bilgi, bulgu, motif vb. bilim, din ve kültüre dair unsurlarla insanların sosyal, siyasal, kültürel ve dini bakımdan eğitilmesine önemli ölçüde katkı sağlamıştır.
Türklerin Milat öncesi dönemlerde sözlü olarak doğduğu belirtilen (Köprülü 1986: 49-102) edebiyatlarından dolayı insan eğitiminde öncelikle sözlü olarak üretilen ve didaktik değeri olan manzum metinlerin etkili olduğu görülmektedir.
Zaten, yaşadıkları coğrafya ve temsil ettikleri topluluk ya da ulusa göre ozan, şaman, kam, baksı/bahşı, oyun, bugu, tadıbey gibi sanatçıların asli görevlerinin içinde yaşadıkları ya da temsil ettikleri kitlenin eğitimini sağlamak olduğu görüşünden hareketle didaktik eserlere ağırlık verdikleri belirtilmektedir (Köprülü 1986: 57).
Türk sözlü kültür ürünlerine bakıldığında bu durum belirgin bir biçimde görülmektedir. Yaratılış, Oğuz Kağan gibi Milat öncesi olayların anlatıldığı ve Ergenekon, Türeyişler, Göç gibi Milat sonrası sözlü metinlerle; yazılı olarak günümüze ulaşan Köktürk/Göktürk Kitabeleri, Divanü Lügati’t-Türk, Kutadgu Bilig, Atabetü’l-Hakayık, Divan-ı Hikmet, Dede Korkut gibi eserlerin de halkın bilgilendirilmesine ve eğitimine yönelik değerler olduğu bilinmektedir. Özellikle Divanü Lügati’t-Türk’te yer alan üç yüze yakın (toplam 291) savın önemini burada ayrıca vurgulamak gerekmektedir (Birtek 1944: 8).
Türkistan merkezli Orta ve Uzak Asya coğrafyasında ozan vb. sanatçılar tarafından meydana getirilen ve eğitimsel işlevi bulunan bu metinler, Ön Asya, Türkiye ve Balkanlarda da etkisini sürdürmüş, insan, topluluk, toplum ve ulusların eğitimine katkı sağlamaya devam etmiştir.
13. yüzyıldan itibaren Türkiye sahasında kendi felsefesi doğrultusunda kendi çevresindeki insanlara eserleriyle değerler eğitimi veren Mevlâna, Hacı Bektaş, Yunus Emre gibi yüce şahsiyetler gelmektedir. Yine 14-15. Asrın eğitimsel işlevi olan eserlerin başında Dede Korkut yer almaktadır. 16. yüzyıldan itibaren ise insan ve toplum eğitimine eserlerinde yer veren sanatçıların arasında ozanlar/âşıklar yer bulunmaktadır.
“Sanatçılar arasında” diyorum, çünkü 11. yüzyılda Divanü Lügati’t-Türk’te en eski örnekleri görülen ve didaktik değeri olan manzum “sav”ların, nasihat/öğüt/atasözü destanları olarak âşıklık geleneği içindeki yerini aldığı fakat bununla birlikte Türk edebiyatının Türkiye sahasında gelişen farklı şubelerinin temsilcilerinin oluşturduğu türlerde de işlendiği bilinmektedir.
15. yüzyılda kaleme alınan Velet İzbudak’ın Atalar Sözü (İzbudak 1936) ve yine aynı yüzyılın Kitab-ı Atalar (güvahi 1983: 10) gibi eserleriyle birlikte bunun en güzel örneğini pendnâmeler ve özellikle de Güvahi’nin 16. yüzyılın başlarında kaleme aldığı Pendnâmesi (1526) oluşturmaktadır (Güvahi 1983: 9).
Âşık tarzı şiir geleneği, temeli Türk edebiyatının ilk ürünlerinin doğuşuna kadar uzandığı kabul edilen ozanlık geleneğinin 21. yüzyılda Türkiye sahasında icrasını sürdüren bir devamı niteliğindedir. Bu bakımdan, Türkiye sahasında 16. yüzyılda müstakil bir edebiyat şubesi olarak Türk kültür hayatında yerini alan bu şiir geleneğinin temsilcileri tarafından oluşturulan türlerin de ozanlık geleneği kadar tarihi bir geçmişlerinin olduğu muhakkaktır. Bu türlerin başında destanlar gelmektedir.
Destanlar, İslâmiyet’ten önceki dönemlerde ozanlık geleneğinin, İslâmiyet sonrasında ise Âşık tarzı Türk şiirinin önemli türleri arasında yerini almıştır. Unvanları “ozan” ya da “âşık” olsun çoğu irticalen/hazırlıksız şiir söyleyen bu usta sanatçılar, yaşadıkları dönemin sosyal, siyasal, tarihi, dini, kültürel bütün olaylarını destanlarla hikâye etmişlerdir. Aynı sanatçılar, genellikle insanlar, toplumlar, kültürler ve uygarlıklar arasındaki iletişimi destanlarla gerçekleştirmişlerdir. Ve yine bu sanatçılar, çeşitli sanat ve icra ortamlarında çeşitli vesilelerle oluşturdukları didaktik destanlarla toplumun eğitim-öğretim hayatında etkili olmuşlardır.
Âşık edebiyatında “nasihat, öğüt, atalar sözü/atasözleri” destanları ya da “öğütleme, nasihat-name” olarak adlandırılan bu destanların, ozanlık geleneğinde örnekleri görülen “sav”ların Türkiye sahasındaki âşıklık geleneğinin temsilcileri tarafından türleştirilmiş yeni örnekleri olduğu söylenebilir. Çünkü bu destanlarla toplum fertlerine toplumsal, kültürel ve dini değerlerin öğretilmesi amaçlanmıştır.
16. yüzyıldan itibaren Türkiye sahasında bağımsız bir edebiyat şubesi olarak Türk edebiyatı içindeki yerini alan âşık edebiyatı temsilcileri, yaşadıkları dönemin yeni durum ve şartlarına uygun olarak yapılandırdıkları bu didaktik destanlarla toplumun eğitim-öğretim hayatında etkili olmuşlardır.
Türk edebiyatını oluşturan sözlü kültüre ait edebi metinler arasında belirginleşen Karacaoğlan’dan Mirâti’ye, Pir Sultan Abdal’dan Âşık Veysel’e, Figani’den Şikâri’ye, Levni’den Bedri’ye, Müdami’den Efkâri’ye, Âşık Seyyit’ten Talibi’ye, Mevci’den Âşık Salburoğlu’na, Erbabi’den Gedayi’ye, Seyrani’den Mesti’ye, Âşık Şemî’den Âşık Mehmet Yakıcı’ya onlarca âşığın ortaya koyduğu onlarca didaktik destan, toplumun sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik ve dini değerlerinin eğitim ve öğretimine katkı sağlamış, toplumsal değerlerin öğretiminde etkili olmuştur.
Birçok âşık doğrudan olmasa bile destanında hikâye ettiği konuyu güçlendirmek için atasözlerinden yararlanmıştır. Ama bazı destanlar da vardır ki doğrudan eğitim amaçlı olarak oluşturulmuştur. Nasihat, öğüt, atasözü destanı ya da öğütleme, öğütname, nasihatname adları verilen bu destanların belirgin bir tarafı, şairin şiirine “Dinle sana bir nasihat edeyim, dinle nasihatimi, tut atalar sözünü, dinle pendimi ibret al, sana pendim vardır, dinle sana bir öğüt vereyim” vb. hitap cümleleriyle başlamış olmasıdır. Bunun en belirgin örneği 16. yüzyıl şairi Karacaoğlan’a aittir:
Dinle sana bir nasihat edeyim
Hatırdan gönülden geçici olma
Yiğidin başına bir iş gelince
Onu yâd ellere açıcı olma

Mecliste ârif ol kelâmı dinle
El iki söylerse sen birin söyle
Elinden geldikçe sen iy'lik eyle
Hatıra dokunup yıkıcı olma

Dokunur hatıra kendini bilmez
Asilzâdelerden hiç kemlik gelmez
Sen iyilik et de o zayi olmaz
Darılıp da başa kakıcı olma

El âriftir yoklar senin bendini
Dağıtırlar duzağını fendini
Alçaklarda otur gözet kendini
Katı yükseklerden uçucu olma

Muradım nasihat bunda söylemek
Size layık olan anı dinlemek
Sev seni seveni zây’etme emek
Sevenin sözünden geçici olma
Karacaoğlan söyler sözün başarır
Aşkın deryasını boydan aşırır
Seni bir mecliste hacil düşürür
Kötülerle konup göçücü olma (Sakaoğlu 2004: 389)
Diğer önemli bir örnek ise destanına“Tut atalar sözünü kalbi selim ol” dizesiyle başlayan 18. yüzyıl âşığı Levni’ye aittir.
Tut atalar sözünü kalbi selim ol
Gönülden gönüle yol var demişler
Gider yavuzluğun tab'ı halim ol
Sert sirke küpüne zarar demişler
……………………………
Her kâra uzatma elin eteğin
Yelkovana döner ahır emeğin
Nitekim göllerde şaşkın ördeğin
Başın kor kıçından dalar demişler

Aldanma cihanın sakın varına
Düşmeyegör onun ah-ü zarına
Bugünkü işini koyma yarına
Yar yıkıldığı gün tozar demişler
……………………………….
Çoktur bu alemde boşa yelenler
Kande bilenler ile bilmeyenler
Eskiden adettir dağdan gelenler
Bağda olanları kovar demişler

Dediler bu pendi sordumsa kime
Tuz ekmek bilmeze müşkilin deme
Kül kömür ye namert lokmasın yeme
Gün olur başına kakar demişler
……………………………….
Arz eyle bu pendi kendi özüne
Dost addetme her güleni yüzüne
İncinme dostunun doğru sözüne
Doğru söz insana batar demişler
………………………………….
Bir mürşid-i kamil bulmayanlara
Pirler nasihatın almayanlara
Sözünün ispatı olmayanlara
Bir dipsiz kile boş anbar demişler
…………………………………..
Yâr ile ettiğin kavle ver karar
Kar etmezsen bari eyleme zarar
Aza kanaat et olma tamahkar
Ucuz satan tezcek satar demişler

Kanaat halkasın bırakma elden
Elinden çıkmasın der isen dümen
Deve ahu gibi boynuz isterken
İki kulaktan da çıkar demişler

Güneş balçık ilen sıvanmaz ey dil
Bi-zeban da olsa bellidir kamil
Kendüden gayruyu beğenmez cahil
Kendi çalar kendi oynar demişler
……………………………..
Hileyi irtikap etme kıl hazer
Desinler sana bir er oğlu er
Sen elin kapısın çalarsan eğer
El de senin kapın çalar demişler
………………………………..
Gerek şaki olsun gerekse said
Kerim kereminden eylemez teb'id
Böyledir Mevla'dan sen kesme ümid
Gün doğmadan neler doğar demişler

Levnî nasihati pirlerin böyle
Durub-ı emsalden hazm ile söyle
Meydan-ı hünerde ağırlık eyle
Ağır bassa beğni ağar demişler (Köprülü 2004: 376-379)

Başka bir örnek Şerifi’ye aittir.

Sana pendim vardır mesel bemesel
Durub-ı emsalde neler demişler
Gûşeyle getirme hatıra kesel
……………………………
Alçak ol alçağı yek sever beyler
Görmez misin suyu alçağa çağlar
Her ne kadar yüksek olursa dağlar
Yollar üzerinden aşar demişler
………………………………….
Şerifi uzatma sözü insana
Darb-ı mesel sığmaz nice divana
Elin attığı taş gider yabana
Akrabadan gelir zarar demişler (Gençosman 1972: 476-480)

Geredeli Figani’nin destanı:
Erenler pendini guşeyle cana
A akil doğru sözü arar demişler
“Men aref” bağını kıldınsa me’va
Senin içün her dem bahar demişler
Şu kahpe felekten murat alınmaz
Yalancı dünyada ebet kalınmaz
Malı olmıyanın dostu bulunmaz
Çaylar denizlere akar demişler
Çok zaman gün bulut içinde kalmaz.
Derler bunalıp da hiç adam olmaz
Altun yere düşmeyince pul olmaz
Er düştüğü yerden kalkar demişler
Figani pendimi yabana atma
Rey senin ister tut,istersen tutma
Eğer arif isen sözü uzatma
Südsüz inek durmaz malar demişler
Yaman Törüner’in güncel nasihat destanı:
Her kâra uzatma elin eteğin,
Yelkovana döner ahir emeğin,
Nitekim, şaşkını gölde ördeğin,
Başın kor arkasından dalar demişler.
Arz eyle bu destanı kendi özüne,
Dost addetme her güleni yüzüne,
Eşekten büyük at var, attan da deve,
Deveden de büyük fil var demişler.
Güneş balçık ile sıvanmaz, ey dil,
Bizeban olsa da bellidir kamil,
Kendinden gayriyi beğenmez cahil,
Kendi çalar, kendi oynar demişler.
Cömert acın ölmez, darda kalsa da,
Cimri murat tatmaz, felah bulsa da,
Bulutlar kuruyup kıtlık olsa da,
Yine yıl harmansız olmaz demişler.
Bu dünya böyledir, ezelden ekser,
Destiyi kıran da mükafat bekler,
Herkes kar peşinde koşar birader,
Boş kaşık ağıza uymaz demişler.
Kötü günde beraberdir dost düşman,
Kazanırsan, bari yine dost kazan,
Bin dostun olsa da, güvenme ey can,
Bin dosttan çoktur bir düşman demişler.
Kimsenin ardından zemmedip yerme,
Yüzüne karşı da hiç surat germe,
Hasmın karıncaysa sakın hoş görme,
Bilinir mi kimde ne var demişler.
Her şeyin çokluğu azından olur,
Paylaşmayı bilmeyen sazından olur,
İş bozulunca, akıl veren çok olur,
Dokuzu ver onu kurtar demişler.
Davuldan zurnadan bir şey çalmazsan,
Bir mecliste oynamazsan, gülmezsen,
Eğer, sen de hiç bir türkü bilmezsen,
Kak git, behey arpa yolan demişler.
İkrarından dönmez er olan bir er,
And içme, er isen bir sözün yeter,
Bir yaparsan, binin günahı gider,
Küçük işer, büyük kayar demişler.
Bahtından ağlama, terket figanı,
Bulunur her derdin demi dermanı,
Aşk ağlatır, dert söyletir insanı,
Öz ağlarsa, göz de ağlar demişler.(Milliyet, 26 Temmuz 2010)
Âşık tarzı Türk şiirindeki destanlar üzerine birçok bilim adamı tarafından çalışma yapılmıştır. Bu konuda çalışma yapanlar arasında George Jacob(1901), M. Fuad Köprülü (1914), Ahmed Rasim (1925), Ahmet Talat Onay (1928), Edmond Saussey (1936), Pertev Naili Boratav (1942, 1969), İlhan Başgöz (1956), Ali Balım (1957), Hikmet Dizdaroğlu (1968), Cem Dilçin (1983), Sabri Koz (1985), Fuat Özdemir (1991), Ali Yakıcı (1993), Özkul Çobanoğlu (2000) gibi isimler yer almaktadır.
Bunlardan Balım “Nasihat destanları”, Dizdaroğlu “Öğüt/Atasözü destanları”, Cem Dilçin “Atasözü Destanları”, M. Sabri Koz, Fuat Özdemir ve Yakıcı “Öğüt Destanları” adlandırmalarıyla bu destanlara tasnifleri arasında yer vermektedir. Çobanoğlu ise tasnifi içinde “nasihat, öğüt, atasözü” vb. adlar taşıyan destanlara iki ayrı başlık altında yer vermektedir. Bu başlıklardan biri “Eğitim hayatıyla ilgili destanlar” diğeri ise “Toplumsal genel ahlak felsefesiyle ilgili destanlar” dır. (Çobanoğlu 2000: 66, 71).
Artun, zaman zaman “nasihat” karşılığı olarak “öğütleme” terimini de kullanmaktadır. Artun’a göre “âşık şiirinde öğretici, öğüt veren destanlara” nasihat destanı adı verilmektedir. Nasihat destanları, insanları doğru yöne yöneltmek, kötülüklerden korumak amacıyla çağlar boyu süzülerek gelmiş deneyimlerin âşıklar tarafından halka aktarılmasıdır. Bu destanlar, bir şeyi öğretmek, bir düşünceyi tanıtıp yaymak için yazılan şiirlerdir. Âşıklarda öğretici olmak yaygın bir nitelik olduğu için âşıkların birçoğunda az ya da çok öğreticilik özelliği vardır. Âşıklar toplumsal değerlerden ödün vermezler. Ahlakçıdırlar. Âşıklar güncel toplumsal olaylara göndermeler yaparak halkı barış, sevgi, kardeşlik gibi insanlığın ortak paydalarında duyarlı kılmak için uyarır, yönlendirirler. Âşıkların öğütleme türü bu destanları kimi zaman öğüde boğulur. Nasihat destanlarında atasözleri, deyimler, âyetler, hadisler, din ulularının sözleri geniş yer tutmaktadır. (Artun 2005: 172)
Nasihatname geleneği Seyrani’nin şiirlerinde de önemli bir yer tutmaktadır. Seyrani, heceyle meydana getirdiği koşmaları, semaileri, ilahi, nefes vb. türdeki şiirlerinin yanı sıra destanlarıyla da Türk edebiyatına önemli katkıda bulunmuş bir halk şairidir.
Develili Âşık Seyrani’nin kendine özgü destanları arasında yer alan “Düğün Destanları, Yolculuk Destanı, Evliyalar Destanı, Meyvalar Destanı, Yaş Destanı” gibi destanları belirtilebilir (Çobanoğlu 2000: 58-89). Seyrani’nin şiirleri arasında tamamı didaktik nitelikte bir atalar sözü destanı, öğüt destanı ya da nasihatname vb. müstakil destanlara rastlanmaktadır. Ama türü ne olursa olsun Seyrani kimi şiirlerinde zaman zaman didaktik söyleyişlere ve eğitici dizelere yer vermiştir.
Seyrani’nin insanlarda olmasını istediği en önemli özelliklerden biri doğruluk, dürüstlüktür. Diğeri ise “İyilik yap denize at, balık bilmezse Hâlık bilir” cümlesinde veciz bir biçimde ifadesini bulan insanın her durum ve koşulda iyilik yapabilmesi, iyilik yapmaktan mutlu olması, iyilik yapmayı ilke edinmesidir:
Dost kapısı kilididir doğruluk/Dosta inayeti elden bırakma/Doğru olmayanın sonu uğruluk/Olur feraseti elden bırakma
Top kurarlar kal’adaki bedene/Atarlar gülleyi gelip gidene/Kamil isen sana kemlik edene/Eyle mürüvveti elden bırakma(Yüksel 1987: 33)
Seyrâni, iyilik yapmak kadar gönül yıkmamanın hatta gönül yapmanın insan için artı bir değer olduğuna vurgu yapmaktadır:
Kulun rızkını verir Hazret-i Bâri/Açılan gülleri incitmez hârı/Kötülük değildir er kişi kârı/Kemlik edenlere inayet eyle
Kalbini geniş tut sıkma Seyrâni/Rızâ-yı Bâri’den çıkma Seyrani/Gönül Beytullahtır yıkma Seyrâni/Elinden gelirse imaret eyle (Kasır 1999: 71)
Seyrani’nin insanda var olmasını istediği özelliklerden bir başkası aza kanaat etmesini bilmesi ve yaşadığı olaylarda kötülük aramak yerine onları hayra yorabilmesidir:
Mısır’da Firavun yapıp mezarlık/Bekler iken neye vardı pazarlık/Tanrılık davasın ettirdi varlık/Aza kanaati elden bırakma
El küpüne el turşusu kurucu/Var Seyrani olma aslın sorucu/Sen ol şer düşleri hayra yorucu/Hakka ibadeti elden bırakma (Yüksel 1987: 33)
Seyrani cahil ve cahilliğe karşıdır. Seyrani’ye göre cahil insanın kendisine hayrı olmayacağı gibi toplumu için de olumlu olarak yapacağı fazla bir şey yoktur:
Yumurtanın iki olsa sarısı/Beyazına çıkar onun yarısı/Cahil adam misli yaban arısı/Çeç yapsa bal yapmaz orman içinde (Kasır 1999: 67)
Bir dörtlüğünde sağlığın önemini vurgulamaktadır:
Dök Seyrani gözden yaşı/Sağlıktır her işin başı/Merdin eşiğinin taşı/Kuş tüyünden döşek olur (Boratav-Fıratlı 1943: 169).
Seyrani başka bir şiirinde sevda üzerine didaktik bir yaklaşım sergilemektedir:
Eski libas gibi âşığın gönlü/Söküldükten sonra dikilmez imiş/Güzel sever isen gerdanı benli/Her güzelin kahrı çekilmez imiş
Bülbül daldan dala yapıyor sekiş/O sebepten gülle ediyor çekiş/Aşkın iğnesiyle dikilen dikiş/Kıyamete kadar sökülmez imiş/ ……………..
Seyrani’nin gözü gamla yaş imiş/Aşk u sevda cümle derde baş imiş/Ben bağrımı toprak sandım taş imiş/Meğer taşa tohum ekilmez imiş (Günay 1992: 225)
Nasihat/öğüt destanı söyleme geleneği, gücünü mitolojik bilgi ve bulguların yer aldığı Milat öncesi dönemlerden günümüze ulaşan öğreti unsurları ve özellikle de savlardan alan âşık tarzı Türk şiirinin kadın erkek ayrımı yapmaksızın yediden yetmişe toplumun bütün fertlerinin eğitimini amaçlayan didaktik bir uygulamadır. Seyrani’nin şiirlerinin büyük bir kısmında didaktik özelliği olan atasözü değeri taşıyan dize ve dörtlükler bulunmaktadır:
Kız doğarsa başı olur dışarı/Oğlan doğsa olur meşhur haşarı/Kime ahbap olursa dokunur şerri/Bir kimse cinsinden Çingen olursa/……………..
Ahbapların vali hakim sayılar/Kokutmadan yemez eti ayılar/Çoğaldı Seyrâni kabadayılar/Kedi fare yemez aslan olursa (Kasır 1999: 62)
Ama Seyrâni’yi bu konuda önemli kılan, ortaya koyduğu Nasihat Destanı/Nasihat Destanlarıyla âşıklık geleneği ve Türk edebiyatında önemli bir yeri olan Nasihat destanı söyleme geleneğine önemli bir katkıda bulunmasıdır:
Âkil ol kamil ol ey canım oğul/Etme bir fertle buğz u adavet/Bu müşgilin çaresini ara bul/Çabuk gelir geçer vakt-i sabavet
Ne yolda giderse gitsin halâik/Sen kendi özüne ola gör faik/Yoksa bir amelin Mevla’ya layık/Gaflet ile ömrün buldu nihayet
Uydur şeraite her bir ahvalin/Süluk et tarike eriş kemalin/Marifet bilmezsen yakın zevalin/Eksik olmaz hiç baştan felaket
Kendin bilirsen tutma bir işi/Ara bul da danış bir âkil kişi/Erkek olmazsın sen olun dişi/Danışılan işte olur halavet
Anandan babandan beddua alma/Anlar rızasından sen geri kalma/Tuz ekmek bilmeze kılıcın salma/Bir de emanete etme hıyanet
Mala ortak olma soysuzlar ile/Ülfet etme asla huysuzlar ile/Cenaze götürme boysuzlar ile/Sonra pişman olup çekme nedamet
Yakın komşuların hatırını al/Hem kazandır kazan yüzlerinden mal/Hem ettir hem eyle hakların helal/İyiliğine onlar etsin şehadet
Rızaullah için derse bir sail/Eğer oldun ise bir pula mail/Vermemezlik edip bulunma gafil/Verdiğinde gönlün eyle imaret
Misafir bulursan hanene getir/Bir içim su ile keyfini yetir/Bir müşgil haceti var ise bitir/Hükm-i şeriattır eyle itaat
Sakın bir kimseye sen olma kefil/Kesmez o sancıyı değme zencefil/İtibardan düşer olursun rezil/Cürümlerin süt kardeşi kefalet
At ile avradın cinsini ara/Cinsini bulmazsan harç etme para/Âlemde bulunmaz soysuza çare/Anınçün çokları etti feragat
Kapalıyı açma açığı örtme/Er isen Seyrani bir can ürkütme/Hasisin bahılın gayretin gütme/Sonradan görmüşten alma emanet (Yüksel 1987: 126-127)
Adı ister nasihat destanı, atalar sözü destanı, öğüt destanı ya da öğütleme olsun, destan tasnifleri içinde yer alsın ya da almasın Âşık Seyrani’nin bu nasihatleri, insanların sosyal, siyasal, kültürel ve dini hayatına yönelik etik değerlerin öğretilmesinde son derece etkili olmuştur. Bu uygulamayla çoğu kez insanın ya da insanların sevgi, saygı, hoşgörü ve bilgiye yönelme, toplum içinde saygınlık kazanma, dil eğitimi, din eğitimi, hukuk eğitimi vb. konularda yeterli hale gelmesi sağlanmıştır.
Âşık Seyrani’nin eğitici özelliğe sahip bu şiirleri incelenip, irdelenip sırrına vakıf olunduğunda, yaşadığı tarihsel süreçte çoğu okuma yazma bilmeyen Türk insanın içinde nasıl bir otokontrol sistemi kurarak toplumsal gelişmeyi sağladığı daha iyi görülecektir.

KAYNAKLAR
Artun, Erman, (2005), Âşıklık Geleneği ve Âşık Edebiyatı”, İstanbul: Kitabevi Yayınları.
Birtek, Ferit, (1944), En Eski Türk Savları, Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları.
Boratav, Pertev N.- Fıratlı, Halil V., (1943), İzahlı Halk Şiiri Antolojisi, Ankara.
Çobanoğlu, Özkul, (2000), Âşık Tarzı Kültür Geleneği ve Destan Türü, Ankara: Akçağ Yayınları.
Durbilmez, Bayram, (2008), Âşık Edebiyatı Araştırmaları,3. baskı, Anakara: Ürün Yayınları.
Gençosman, Kemal Zeki, (1972), Türk Destanları, İstanbul: Hürriyet Yayınları
Günay, Umay, (1992), Türkiye’de Âşık Tarzı Şiir Geleneği ve Rüya Motifi, Ankara: Akçağ Yayınları.
Güvahi, (1983), Pend-nâme, (Haz. Mehmet Hengirmen), Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları.
İzbudak, Velet, (1936), Atalar Sözü, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.
Kasır, Hasan Ali, (1999), Seyrani, Ankara: Kayseri Büyükşehir Belediyesi Kültür yayınları.
Köprülü, M. Fuad, (2004), Saz Şairleri, 3. baskı, Ankara: Akçağ Yayınları.
Köprülü, M. Fuad, (1986), Edebiyat Araştırmaları, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.
Sakaoğlu, Saim, (2004), Karacaoğlan, Ankara: Akçağ yayınları
Yüksel, Hasan Avni, (1987), Âşık Seyrânî, Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları.

DEVELİLİ ÂŞIK SEYRÂNÎ’NİN ŞİİRLERİNDEKİ ÖZELLİKLER
Âşık Şeref Taşlıova
UNESCO Yaşayan İnsan Hazinesi
Onursal Bilim Doktoru

1800-1866 yılları arasında yaşayan Âşık Seyrânî, âşıklık geleneğinin önemli simalarındandır. Develi’den gittiği yerlerdeki âşıklar meclisinde baş sedirde yer tutmuştur. Bunun önemli yanı aldığı kudret badesi ve aileden gelen inanç gücünün yüksekliği birleşerek ortaya şiir sanatının gücünü koymuştur.
Her dönemin kendine has bir özelliği vardır. Âşıklık geleneği bu özellikleri en iyi biçimde sezen, gönül defterinde sıralayan bir sanat dalıdır. Temeli Dede Korkut ırmağından çağlayan tarihin her döneminde Türk âşıklık geleneğinin içinde renklenerek ileri günlere doğru giden gönül sesini dile, tele dökerek yaşadığı çağa aktarmıştır.
Bunun önemli isimleri arasında Develili Âşık Seyrânî sayılabilir. Şiirlerinden günümüze ulaşanlara baktığımız zaman her birinin birer cevher olduğu görülmektedir. Narmanlı Âşık Sümmanî demiş ki; “Adamı adam eyleyen arifi irfanıdır”… İrfan mektebinden dersini almayan âşık yetişkin sayılmaz.
Posoflu Âşık Zülalî der ki; “Üstadından öğüt almak istersen / Gel otur yanımda kal ağır ağır”. Seyrânî hem irfan meclisinden hem de ustasından öğüt almıştır. Dinî bilgisinin yüksek olması, rüya âleminde bade içmesi onun hazinesini yakutlarla zümrütlerle doldurmuştur. Bal isteyene bal, yağ isteyene yağ satmıştır.
Âşık meclisleri köylerde, düğünlerde, şehirlerde yer alan âşık kıraathaneleri ortamında kendisini gösterir; kaynar, coşar, taşar. Dinleyeni ve anlayanı mest eder. Bu hâllere bakınca Âşık Seyrânî bu kapıların hepsini açmış, şiirlerini insanların hâllerini görerek söylemiştir. Bu nedenle onun değeri bilinmelidir.
İstanbul’da kaldığı yıllar arasında söyledikleri, deryada damla olarak günümüze ulaşmıştır. Bunlardan bazı örnekler şöyledir:
Hak yoluna gidenlerin
Asa olsam ellerine
Ey pir vasfın edenlerin
Kurban olsam dillerine

Torunuyuz bir dedenin
Tohumuyuz bir bedenin
Münkir ile cenk edenin
Silah olsan ellerine

Bir üstada olsam çırak
Bir olurdu yakın ırak
Kemiğimi yapsam tarak
Yâr zülfünün tellerine

Pir elinden dolu içmeyen, Hak yoluna baş koymayan, demir asa ve demir çarık ile dolaşmayan aşktan da meşkten de anlamaz. Kemiğini sevdiğinin saçına tarak etmek için gönül ocağında aşk kazanını kaynatıp, gözyaşı ile sevdiğini aramayan kuru odundan daha kurudur. Sadece bir defaya mahsus yanar ve söner.
Âşık Seyrânî’nin mana yüklü inançla örülmüş, hiciv gibi görünen şiirlerini tanımak ve anlamak için aşağıdaki örnek verilebilir:

Bey kürkünü beğenmiyor köçekler
Babasına akl öğretir çocuklar
Yumurtadan burnu çıkan cücükler
Horoz oldum diye cık cık ediyor

Küçükler büyüğe çorap giydirir
Tatlıyı insana acı yedirir
Seyrânî zamane böyle dedirir
Şimdi kişi bildiğine gidiyor

Âşık Seyrânî’nin bu şiirinde ders alınacak yönler vardır. Önemli olanı bunu anlamak ve anlatmaktadır.

Ne hikmettir bu dünyaya
Gelen ağlar giden ağlar
Soralım yoksula baya
Aslı nedir neden ağlar

Ömrüm defterini dürdüm
Hak-i pâye yüzüm sürdüm
Bir acayip kale gördüm
Burcu bar u beden ağlar

Bir deveci güder deve
Yularını seve seve
Bir birini ive ive
Deve ağlar güden ağlar

Ne bugünde ne yarında
Ne yokunda ne varında
Feleğin boş pazarında
Kendini fark eden ağlar

Sorun Seyrânî’ye n’olmuş
Derunu dert ile dolmuş
Kimi etmiş kimi bulmuş
Bulan ağlar eden ağlar

Kayseri Yahyalı’dan Mustafa Çavuş adındaki şahıs Çıldır’da askerliğini yaparak Çıldır’ın Kenarbel köyünden evlenmiş ve oraya yerleşmiş… 1956 yılında yukarıdaki şiiri ondan öğrenmiştim. 1963 ile 1969 yılları arasında Kars’ta garajda “Mamoş’un Kahvesi” vardı.
Bu kahvede çalıp söylerdik. Kars’ta yedek subaylığını yapan Ayvaz Gökdemir ve Nevzat Kösoğlu ile İlhami Musaoğlu âşıkları dinlemeğe gelirdi. Seyrânî’nin bu şiiri üzerine çeşitli yorumlar yaparlardı. Hatta âşıkların fasılı biter ve kahveden ayrılırdı ancak onlarla bu şiir üzerine konuşmaya devam edilirdi.
Geleceği görmek yaşamak, onu dile getirmek her insanın harcı değildir. İçindeki ilahi güç ve iman sadakati olan kişi doğruya doğru, eğriye eğri der. Eskiden âşıklar, halkın dili kulağı, gören gözüydü.
Gördüklerini gittiği yerde şiirinin içine katarak anlatırdı. Bugünün basını medyası yerine o zamanın gezgin âşıklar bu görevi yerine getirirdi.
Ârif meclisleri, köy şenlikleri, şehirde halk kıraathanelerinde âşıklar nefes nefese anlatırlardı. Âşık karşılaşmaları arasında dile gelirdi. Halk âşığın, âşık da halkın aynasıdır. Âşık gördüğünü söyler. Bunun açık örneği aşağıdaki şiirin içinde görülmektedir:

Eyvah fukaranın beli büküldü
Medet ticaretin gücüne kaldık
İyiler âlemden göçtü çekildi
Bizler zamanenin …ine kaldık

Hüccet ile yazar hâkim hücceti
Hüccet ile alır kadı rüşveti
Halk bilmiyor dini şer’i sünneti
Bozuldu sikkenin tucuna kaldık

Sene bin iki yüz altmış beş tamam
Okunur ezanlar boş bekler imam
Seyrânî bu nutkun sonu vesselam
İnan ki dünyanın ucuna kaldık

Tarihin o günlerdeki hâlini şiirleriyle tescil eden usta Âşık Seyrânî, bugüne münhasır olarak da geçerliliğini anlatmış, dünyanın her çağında her yerinde dün de bugün de bunlar insan hayatının akışlarıdır.
Aşkın ve sevginin olduğu yerde insan hayatının en güzel hatırası varlığı birliği dirliği ebedî olarak yaşar. Söz var dilde zehir gibidir, söz var dilde bal gibidir. Hangisini kullanırsan o geçerlidir.
Aşkın gömleğini giyen âşık eskimez. Acı duyar ama o balığın ağzındaki deniz incisi gibidir. Suda balığa karada insana yarar. Her sözün içinde bir varlık bulunur. Bunu anlamak sezmek, ârif ve gönül ehli insanların işidir.
Yük taşıyan canlı sadece o yükün ağırlığından haberdardır. Gönlündeki aşkı taşıyan insan ise kuşun kanadının teleğinden, esen rüzgârdan, akan sudan haberdardır. Aşk dünyanın solmayan cennet ağacıdır. Tadına doyulmayan cennet meyvasıdır. Tadan bilir. Seyrânî aşağıdaki güzel şiirinde demiş ki;

Eski libas gibi âşığın gönlü
Söküldükten sonra dikilmez imiş
Güzel sever isen gerdanı benli
Her güzelin kahrı çekilmez imiş

Bülbül daldan dala yapıyor sekiş
O sebepten gülle ediyor çekiş
Aşkın iğnesiyle dikilen dikiş
Kıyamete kadar sökülmez imiş

Sevdiğim değildin böylece ezel
Aşkımın bağına düşürdün gazel
İbrişimden nazik sandığım güzel
Meğer polat gibi bükülmez imiş

Aşkın ateşine yanan aşığın bahtı kara olur. Seven sevdiğine kavuşmak için alın yazısı neyse onunla karşılaşır.
Bülbül bir gül için on bir ay öter. Gülün tomurcukları açılacağı zaman sabaha karşı gözüne uyku girermiş. Gül açılıp onun üzerine konacak ve koklayacakken uyanır ki gül açmış, dikene yaslanmış ve rengi solmaya başlamış.
Bülbülün bu kaderi bir aşkın acı hikâyesidir. Bahtı siyah olanın yüzü gülmez. Her âşığın bahtından şikayeti vardır.
Yine 1800-1866 yılları arasında yaşayan Develili Âşık Seyrânî, kara bahtından şikayet ederken 1852-1912 yılları arasında yaşayan Çıldırlı Âşık Şenlik de aynı şikayeti dile getirmiştir. İki büyük usta âşığın kader birliği birbirine çok benzemektedir. Arada yılların farkı olsa da aşkın yaratılışının farkı aynıdır.
Topraktan nice âdemler hâsıl olmuştur. Âşık Seyrânî kara bahtı için şunları söyler:

Nice defterlerden ismim sildirdin
Gelmedi hiç senden ses kara bahtım
Bahtım gemisinde yelken yok bildin
Durma lodos gibi es kara bahtım

Âlem yıkıcıdır yoktur yapıcı
Kimi cellât olmuş kimi kapıcı
Evvel giymez iken mesi pabucu
Verdiğim çarığa mes kara bahtım

Ağır meclislerde sıkılmaz iken
Mengeneye versen bükülmez iken
Seyrânî arslana yıkılmaz iken
Dedirdin tilkiye pes kara bahtım

Çıldırlı Âşık Şenlik yıllar sonra Çıldır’dan Develi’ye “kara bahtım” diye seslenmiştir.
Derd-i gam elinden göz açamadım
Köşeyi mihnette yat kara bahtım
Genç yaşımda hiç kadrimi bilmedim
İndi derd-i gama bat kara bahtım

Sırrımı söyledim hublar hasına
Onun için girdim dünya yasına
Felek meni attı gam deryasına
Kaldır bir tarafa at kara bahtım

Men Şenlik’em bunu bele söyledim
İnif aşkın deryasını boyladım
Felekinen bir satıranç oynadım
Zarım kırık geldi mat kara bahtım

İki büyük âşığın bahtından şikayetçi olması gibi dünyanın deveran eden yapısı içinde herkesin bir şikayeti olmuştur. Develili Âşık Seyrânî’yi anlatmak kısa zamana sığmaz. Aşağıdaki şiiri ile ne çektiğini anlamış oluruz:
Ben bu aşkın çilesini
Yanar çektim tüter çektim
Yedim gonca sillesini
Bülbül gibi öter çektim

Dizgin etsem gönül atın
Geçem göğün yedi katın
Yalan dünya maslahatın
Hem bitmez hem biter çektim

Seyrânî bilmem mert midir
Yoksa cana cömert midir
Eyüb’ün derdi dert midir
Ben ondan beş beter çektim
Karınca kararınca Seyrânî Ustamızı dile getirmeğe çalıştım. 15 Mayıs 1983 tarihinde Kayseri Develi ilçesinde “Seyrânî’yi Anma Şenlikleri”nde söylediğim şiirin ayağını dönemin Kayseri Milletvekili ve Devlet Bakanı Mehmet Yazar vermişti:
Almış Seyrânî
İlahi mektepte okumuş yazmış,
Kudretten dersini almış Seyrânî.
Mana âleminden mantıklar çözmüş,
İlhamı aşk ile dolmuş Seyrânî.

Derdi onu diyar diyar gezdirmiş,
Gurbetin çilesi candan bezdirmiş,
Gemisini deryalarda yüzdürmüş,
Fikriyle derine dalmış Seyrânî.

Özü doğru sözü temiz dili var,
Geçmişinden geleceğe yolu var,
Onun âşıklardan ayrı hâli var,
Haksızlığa karşı gelmiş Seyrânî.
Gönül kovanında balı bulursun,
Kendini boş değil dolu bulursun,
Her sözünde doğru yolu bulursun,
Bugünü dününden bilmiş Seyrânî.

ŞEREF der ki boşa fikir yormamış,
Haksızlığa asla meydan vermemiş,
Saraylarda divanlarda durmamış,
Dönmüş Develi’ye gelmiş Seyrânî.

Âşıklık geleneğinin yaşaması, gelecek nesile aktarılması en içten dileğimdir. Seyrânî Baba’nın evi müze olarak; şiirlerinin duvarlara yazılmış şekliyle yaşaması gerekmektedir. Bir geleneğin yaşaması için Develili Âşık Seyrânî’den başlamak üzere bu tür müzelerin açılmasıyla kültürümüz, edebiyatımız ve turizmimiz çok şey kazanacaktır. Bunun bir örneği yurt dışında yapılmıştır. Bir bilim adamının gönderdiği kartpostalı örnek olarak sunmak istiyorum.
“Sayın Şeref Taşlıova
Çobanoğlu Kahvesi Kars Turkey
İskoç halk edebiyatını incelemek üzere bir yıl için buraya geldim. Faydalı çalışmalar yapmakta ve fırsat buldukça burada sizlerden bahsetmekteyim. Resimde 18.yüzyılda yaşamış bir İskoç Ozanı olan Robert Burns’ün doğduğu evi görüyorsunuz. İskoçların millî ozanı olan Burns’un evi bugün müzedir. Yılda beş yüz bin ziyaretçisi olmaktadır. Karslı ozan arkadaşlara benden selamlar. Başarılar diler gözlerinden öperim.
28.03.1978
Prof. Dr. Ahmet Edip Uysal
54 Braid Avenue Edinburg EH10 Scotlan

 

 

 

Robert Bruns

Ozan Robert Bruns, evi müzeymiş,
Ozan bir milletin dil öncüsüdür.
Ozan çağlar boyu her gün tazeymiş,
Ozan yaşar ölür yıl öncüsüdür.

Ozan ilhamını Hak’tan almıştır,
Ozan eğilmemiş doğru gelmiştir,
Ozan insanlığa örnek olmuştur,
Ozan bu dünyanın yol öncüsüdür.

Ozan ince ruhlu gözü yaşlıdır,
Ozan efendidir ağır başlıdır,
Ozan bülbül gibi çok telaşlıdır,
Ozan ruhu bahçe gül öncüsüdür.

Ozan aşkı sever tutkusu insan,
Ozan her milletin derdine derman,
Ozan ölür amma kaybolmaz meydan,
Ozan ağaç yaprak dal öncüsüdür.

Ozan tarif etmek bir sözle bitmez,
Ozan hakikatten kenara gitmez,
Ozan ölür ama eseri yitmez,
Ozan yeşil pembe al öncüsüdür.

Ozan bir dağ gibi başında karı,
Ozan tabiatın bahçesi barı,
Ozan çalışkandır temsili arı,
Ozan kovan gibi bal öncüsüdür.

OZAN ŞEREF TAŞLIOVA bu sözü,
Ozan kötülüğe çevirmez gözü,
Ozan şiir söyler elinde sazı,
Ozan mızrap vurur tel öncüsüdür.

Âşık Şeref TAŞLIOVA
14 Nisan 1978 tarihinde söylenmiş olup, Prof. Dr. Ahmet Edip Uysal’ın İngilizce çevirisi ve resmimle birlikte tanınmış İngiliz ozan Robert Bruns’un İskoçya’da bulunan müze hâline getirilmiş evine asılmıştır.


ÂŞIK SEYRANÎ’NİN ŞİİRLERİNDE MEKÂN ALGISI
Aynur KOÇAK
“Gönül mekân tuttu meyhanelerde”
Giriş
İnsan, üzüldüğü zaman alıp başını gitmek ister, mekândan kaçmaktır arzusu. Sıkıldığı zaman mekân ona dar gelir. Öfkesini, kinini mekândan çıkarır; yakar, yıkar gider o mekânı. Kimi zaman cennet olur yaşadığı yer, kimi zamansa samanlık seyran olur. Doğduğu yeri değil, doyduğu yeri arar kimi zamanda. İnsanın macerası cennetten kovulmasıyla başlar. Ölümlü olan insan, macerasına dünya denilen mekânda devam eder. Kimine göre burası iki kapılı bir handır. Dünyadan göçüyle insanın karşısına kıldan ince kılıçtan keskin bir köprü çıkar. Öylesine girilmez ve çıkılmaz kimi mekânlardan. “Mekânı cennet olsun!” duasıyla da öte dünya mekânlarına atıfta bulunulur.
Destan kahramanları geniş mekânları “daha deniz daha müren”i arzularlar. Destanın dışa dönük karakteri, mekânın sınırsız bir bütün olarak işlenmesini sağlar. Anlatılarda karşımıza erginlenme mekânları olarak mağara, kuyu, balığın karnı, dağın dorukları çıkar. Kahraman bir mezarda dünyaya gelir, oradan ayrılmak zor gelir ona. Dede Korkut Hikâyelerinde kâfirlerin hisarları meşhurdur. Kaleler, hisarlar kapalı mekânlardır. Oğuz boyları bu kapalı mekânları yıkarak güçlerini gösterirler. İnsanın evrene hâkim olma mücadelesi, mekânla ilgili bir süreçtir. İktidar mücadelesi de insanların mekâna hâkim olma savaşı olarak karşımıza çıkar.
Frederick Jameson’a göre gündelik yaşamımızı, ruhsal deneyimlerimizi, kültürel dilimizi belirleyen zamansal kategoriler değil mekânsal kategorilerdir (Ayman 2006:152) İnsanlık değerlerinin oluşması ve bunların farkına varılmasıyla, mekânın insan zihninde bir anlam kazanmaya başladığı görülür. Mekânın “hatırlama kültürü”nde toplumsal ve kültürel bellek pekiştirme tekniklerinde de önemli bir role sahiptir. Bu olgu için “bellek mekânları” kavramı kullanılır (Assmann 1996: 63). Kalıcılığı, insan hayatına kıyasla, uzun olduğu için nesiller boyu döngüye ve yeniden başlangıca tanıklık edebilen mekânın aynı zamanda ‘tarihî’ olma özelliği vardır. İnsanlar ve eylemler geçip gitse de mekân oradadır ve tarihselliğiyle bütün yaşanılmışlığı hatırlatacak, koruyacak özelliklere sahiptir (Demir 2011).
İnsanın iç dünyasında yaşadığı dönüşümler, yaşadığı yerde de karşılık bulur. Mekânlar, insan hayatının/ kişiliğinin ayrılmaz bir parçası olarak karşımıza çıkarken; insan da mekâna yeni boyutlar kazandırarak hâkimiyet alanını genişletmiş olur. İnsan, içinde yer aldığı mekânı algılayan, kendi konumunu bu yapı içinde belirleyen ve kendisine bu çevre içinde hareket alanı sağlayabilen bir bilinç ve görüş yeteneğine sahiptir (Yazıcı, 2002: 269). İnsanın kendini güvende hissettiği yer, genelde sınırları belirlenmiş vatanı ve özelde evidir.
Mekân nedir? Böylesine önemli midir mekân? Mekânları tasnif edebilir miyiz? Mekâna ilişkin soruları çoğaltmak mümkündür. Filozoflar, bilim adamları mekâna ilişkin sorulara cevap aramışlar. Mitolojiler göğün yerin yaratılışını anlatmışlar, yaratılışın gerçekleştiği yere ‘kutsal mekân’ demişler. Dinlerin kutsal mekânları olmuş, bazen bir dağ, bazen bir şehir, bazen bir mabet, bir ev kutsal mekân olarak kabul edilmiş.
Arapça, “olmak” anlamındaki “kevn” mastarından türetilmiş mekân kelimesi, genel olarak “oluşun meydana geldiği yer” demektir (Kutluer 2003 550). Sözlüklerde ise mekân sözcüğü “yer, mahal, ev, oturulan yer” anlamlarının yanı sıra “bulunulan çevre, ortam, yaşanan dünya ve kâinat” anlamlarını da karşılamaktadır. Mekân olgusu, insanın sosyolojik ve psikolojik algısı hakkında derin fikirleri barındırmasıyla da öne çıkar. Mekânı en geniş anlamıyla ele alan Farabi’ye göre de, “insan küçük kâinat, kâinatsa büyük insan” (Göka 2001: 7)dır.
Mekânın kavramlaşma süreci eski Yunan felsefesine kadar gider. Eski felsefe metinlerinde yer karşılığı olarak “khora, topos ve pou” terimleri kullanılmıştır. Eflatun'a kadar gelişen eski Yunan felsefesinde mekânın mahiyeti hakkında tartışmalar çoğunlukla “doluluk-boşluk” kavramları etrafında oluşmuştur. Eflatun için mekân, öncelikle oluş ve bozuluşun üzerinde gerçekleştiği yerdir. Aristo'ya göre mekân, bir konuya yüklem olan tümel kategorilerden biri olup “nerede” sorusuna cevap oluşturur. İslam düşüncesinde ise mekân kavramı, kelam ve felsefe geleneği arasındaki kozmolojik tartışmalarda önemli yer tutmuştur. Kelamcılar “boşluk” kavramını benimserken felsefi geleneği savunanlar Aristocu mekân anlayışını esas almışlardır (Kutluer 2003:550-553)
Mitolojik ve dini bağlamda ‘kutsal-kutsal olmayan’ olmak üzere belirlenen mekânlar başka bir açıdan ‘somut-soyut’ eksende de ele alınabilmektedir. Mekân değerlendirmelerine ‘dış-iç’, ‘kapalı-açık’, ‘dar-geniş’, ‘karanlık-aydınlık’, ‘kamusal-özel’ olmak üzere değerlendirmelerde de bulunulmaktadır. Edebiyat özellikle roman ve hikâye incelemelerin ise mekân-insan ilişkisi ekseninde mekânın ‘çevresel’ ve ‘olgusal’ olarak değerlendirildiği görülmektedir (Korkmaz 2007:399). Bu tespitlerde mekânın yapısı önemli olmakla birlikte öznenin, yani insanın nesneyi nasıl gördüğü algıladığı ve yorumladığı birinci derecede ölçüt olmuştur.
Bu çalışmada Âşık Seyrânî’nin mekân algısı dizeleri yardımıyla ele alınmaya çalışılacaktır. Örneğin Âşık Seyrânî’nin, zamandan şikayet ettiği dizelerinde mekânları da işin içine kattığı dikkat çeker:
Herkes belasını azdı da buldu
İnsanda evvelki sadakat noldu
Eski sarayları beğenmez oldu 113
Âşık, kesretle vahdete ulaşmanın mümkün olamayacağını görünce tenha köşeleri mekân tutmuştur:
Gördü mümkün değil kesretle vahdet
Ânınçün kûşe-i tenhaya gitti 75
Aşkı ve sevdayı sorguladığı dizelerinde Âşık Seyrânî, onların mekânlarının “can mı” yoksa “ten mi” olduğunu merak ederek şöyle sorar:
Aşk u sevdâ hayâl midir zan mıdır
Mekânları can mı bilmem ten midir 99
Âşık Seyrânî’nin şiirlerinin mekânsal bağlamda değerlendirildiği bu çalışmada mekânlar öncelikle ‘soyut’ ve ‘somut’ mekânlar olarak iki ana eksende ele alınmıştır.
SOMUT MEKÂNLAR
Gerçek hayatta karşılığı olan mekânlar somut mekânlar olarak değerlendirilebilir. Somut mekânları da kendi içinde “açık/geniş/dış mekânlar”, “kapalı/dar/iç mekânlar”, “kamusal” ve “özel” olarak da ele almak mümkündür.
Açık-Geniş-Dış Mekânlar
Bu tür mekânlar, genellikle coğrafi nitelikte olan mekânlardır. Bu tür mekânlarda aksiyon önemli bir unsurdur. Ülke, kır, deniz, dağ, şehir gibi geniş alanlar, kendi içinde de birbirlerine göre genişleyip darlaşabilir. Dışa dönük kişiler, geniş mekânlarda kendilerini daha rahat hissederler ve bu mekânlarda kendilerini daha kolay gerçekleştirme/ifade etme imkânı bulurlar.
Yer-Gök
Âşık Seyrânî insanın yaratılışından söz ettiği dizelerinde yoktan var olduğunu dile getirirken gök ve yer olmak üzere mekânlara atıf yapar:
İsa gibi yerden göğe ağmadım
Mansur gibi kabul etmez dar beni
Rahmet gibi göğden yere yağmadım
Yaradanım yoktan etmiş var beni 74
Kuş gibi kanatlarıyla özgürlüğünü dile getiren âşığa mekân olan yedi kat gökler dar gelmektedir:
Pervazıma dardır yedi kat gökler
Daima açıktır istikbal bana 35
Seyrânî, nefsine hitap ederken gökten misin, iki zeminli misin derken onun bulunduğu mekânı aramaktadır:
Söyle nefsin ne olduğun bilelim
Gökden misin rû-yi zeminli misin 106
Dünya
Dünyayı bir çobanın elindeki kirmene benzeten Seyrânî, bu fani dünyaya gelenin ağladığını kendinin de bir an bile gülmediğini, muradına ermediğinden söz eder. Ancak umutsuz değildir. Ona göre dünyada ağlayan ahrette güler. Bu dünyaya gelen göçmektedir, ama yine gözler zevki, tadı kalmayan dünyanın ihtişamındadır:
Bir çoban elinde dünya bir kirmen
Misâli yün eğirüp ip sarar hemen 42
Şu fena dünyada bir dem gülmedim 47
….
Ne hikmetdir şu dünyaya
Gelen ağlar giden ağlar
Vatan
Seyrânî, aşk adamıdır, aşkı sebebiyle terk-i diyar eylemiş vatanından ayrı düşmüştür.
Aşk adamı ırak yatar
Gam firak adamın gitmez serinden
Takdiri kudretle Hudâ emrinden
Terk-i diyâr vatan olan ben oldum 96
Derya, Çay, Göl
Âşık Seyrânî, suların oluşturduğu geniş ve açık bir mekân olan denizden mecazî olarak söz eder ve hakikat denizi, muhabbet denizi şeklinde bir kullanıma gider. Âşığın teni de hakikat denizinde yıkanmıştır. Aşk gemisi deryalarda yüzer.
Aşkın gemisine edip kapıdan
Sensin deryalara saldıran beni 73
Şairin aşk ateşinin bir damlası ummanları yakacak güçtedir:
Yakdı ummanları bu benim nârım 65
Dağ
Gücün, özgürlüğün simgesi olan yüce dağlar, âşık için, gurbette bulunan veya kalan için aynı zamanda engeldir. Mekân, kimi yerde sevenleri ayıran bir kimlikle karşımıza çıkar. Farklı yerlerde bulunma, herhangi bir sebeple sevgilinin bulunduğu yere gidememe, mekânsal bir ayrılıktır. Sevgililer arasında bulunan dağ ayrılığın ifadesidir. Bu, mekânsal ayrılığın da gösterenleridir. Başı dumanlı olan dağlar, âşığa da benzetilir. Ala karlı dağ Seyrânî’nin makamıdır. Seyrânî, dağla birlikte Ferhat ve Mecnun’u da anmayı unutmaz. Şair, aşkının hasretiyle yanarak Mecnun dağında Leyla aşkını bulmaya çalışmaktadır.
Nâr-ı hasretinle Mecnun dağında
Bir Leyla aşkını bulan ben oldum 96
Sahra
Çöl, ıssızlığın, yalnızlığın, yoksunluğun, acı ve kederin mekânıdır. Sahra denince akla gelen isim Mecnun’dur. Seyrânî’yi sahrada görenler Mecnun zanneder. Halbuki o, Mevla’ya erişmiştir. Sahralarda gezen ise Âşık Seyrânî’dir.
Bağ, Gül Bahçesi, Tarla
Bağ, bahçe, tarla bereketli mekânlardır. Meyvenin, çiçeğin, buğdayın yetiştiği verimli alanlar döngüyü, yenilenmeyi, doğurganlığı temsil ederek güzel çağrışımlar yaparlar. Bu bağlamda Seyrânî, muhabbet bağına meyve aramaya gider.
Bağ-ı muhabbetde meyve bulmaya
Kâhı boşalmıya kâhı dolmıya 91
Tasavvufi ıstılahta gülzar, mutlak olarak açıklıktır. Şaire göre gönüllerin mekânı da gül bahçesidir. Güzeller ise aşkı, hicran tarlasına ekmişlerdir.
Seyrânî bu aşkı buldu ezeller
Hicrân tarlasına ekdi güzeller 36
Şehir
Yaşamı boyunca gezip dolaşan şair, daima seyran halindedir. Seyrânî, gezip dolaşır yaşamı boyunca. Şiirlerinde de bu bağlamda pek çok mekândan söz ettiği dikkat çekmektedir. Yaşadığı çağı, gezip gördüğü yerleri güzellik ve çirkinliğiyle dile getirmiştir. Seyrânî’nin doğup yetiştiği mekân Kayseri ve Develi, önemli bir ticaret merkezidir ve ticaret yolları üzerindedir. Bu merkez mekânlar onun yaşamında önemli izler bırakmıştır.
Âşığın İstanbul’a gidişi, İstanbul’da kalışı ve oradan çeşitli memleketleri dolanışı onun yaşam macerasında doğduğu memleketi kadar önemli rol oynamıştır. Uzun bir süre İstanbul’da bulunan Seyrânî’nin buradaki günleri karamsarlık dikkati çeker. Seyrânî’nin yaşadığı dönemin İstanbul’u ekonomik çöküntünün hızlandığı, sosyal huzursuzlukların arttığı bir mekândır. İstanbul’da düzen kalmamıştır. Ortalık adeta mezada dönmüştür. Olumsuz şartlar içinde geniş, açık mekân olan İstanbul, Seyrânî’ye dar gelmiştir. Şair çeşitli konulara temas ederek hicvettiği şiirlerinde adalet mekânı olarak algılanan mahkeme de nasibini almıştır.
Âşığın yolu daha sonra Halep’e düşer. Halep çölleri de başına zindan olur, yani genel olarak bu geniş, açık ve aydınlık olarak değerlendirilen bu mekân ona “zindan” olmuştur. Âşık, sevdiğinin güzelliğini anarken de onu güzellik ülkesinin padişahı olarak niteler. Halep ve Şam dâhil olmak üzere onun benzeri hiçbir yerde yoktur.
Tasavvufi ıstılahta köy, “kulluk makamı”yken şehir, “mutlak varlık”tır. Şiirlerde şehir, bir yandan “azim bir cihan” olarak anılırken bir yandan da “gönül şehri” olarak karşımıza çıkar. Âşığın vücudum şehri, muhabbet şehri, gönül şehri şeklindeki kullanımları da şehre ilişkin tasavvufi kullanımlardır. Sevdalanmasını “muhabbet şehrine pazar eylemek” şeklinde ifade eden Seyrânî’nin gönül şehrinin de viran olduğunu öğrenmekteyiz.

Kapalı, Dar, İç Mekânlar
Bu tür mekânlar, coğrafî mekânların içinde sınırlandırılmış mekânlardır mekânlardır. Bunlar bina, kale, hisar, ev, zindan, mezarlık, kabir, medrese, mescit, meyhane gibi mekânlardır.
Kale, Hisar, Saray, Bina
Yüksekçe bir yerde inşa edilen kale yüksek duvarlarıyla koruma işlevi olan kapalı bir mekândır. Seyrânî, burçsuz bedensiz kale yapılmadığını, kaledeki bedene top kurulduğunu ve buradan güllelerin atıldığını söz ederken maddi anlamdaki kaleyi dizlerine taşımaktadır. Kalenin koruma, saklama işlevini Seyrânî “iman kalesinde saklamak” şeklinde dile getirir:
Rabbim seninle etdiğim ahdi
Saklasun kal’a-yi iman içinde 46
Şairin aynı zamanda sevgiliyi ele geçirilmesi gereken sarp bir kaleye benzetir. Ancak sürekli savaşlar gören kaleler, hisarlar sonsuza dek ayakta duramazlar. Şu dünyaya gelen de giden de ağlamaktadır. Şairin gördüğü kalenin kale surları bile ağlamaktadır.:
Bir acâib kal’a gördüm
Burç u bâru beden ağlar 147
Zindan, Kafes, Kuyu, Beşik, Mezarlık, Kabir
Seyrânî’nin kapalı ve dar olarak andığı mekânlar esir zindanı, can bülbülünün kafesi, İblis’in kuyusu, gaflet beşiği, Firavun’un Mısır’daki mezarlığı, fakirlerin kefensiz kabirleridir. Can bir bülbüle vücut ise bir kafese benzetilir. Can, bu kafese hapsedilmiştir. Seyrânî’ye göre ölüm, can bülbülünün kaçmasıdır. Geriye de sadece bir kafes kalır. Seyrânî, Allah aşkından yanıp tutuşan gönlünü pirin evinde beşik beleyerek avutabilecektir:
Aşkın eleğini aldım elime
Çalkamadan unu eler eleğim
Dil ağlar avunmaz pir-i velime
Beşiğine niyaz edüp belerim 94
Genel/Kamusal Mekânlar: Medrese, Mescit, Dergâh, Meyhane, Kerhane
Dönemin eleştirisini medrese ve mescit üzerinde yapan Seyrânî, mescitte cemaatin kalmadığını ve âlimlerin ilmi tutmadığını dile getirir. Mektep ve medrese gibi yerler ortadan kalkmış, onun yerine meyhaneler, kerhaneler almıştır. Eleştiri şiirlerinde medrese kaçkınlarından da söz eden Seyrânî’ye göre “kamu âlem”in durumu beterdir.
Der Seyrânî derdim yeter
Kamu âlem bizden beter
Ne âlim ilmin dutar
Ne mescidde cemaat var 149
O ise sâdıkların dergâhına varıp onların divanında el bağlayıp durmak ister. O, Mevlânın dergâhının mihmanesidir.Zamandan şikâyet ettiği taşlamalarında insanların cami yerine meyhanelere gittiklerini dile getiren Seyrânî’ye göre buralara gidenler cennet yüzü görmeyeceklerdir. Seyrânî, meyhanelerden mecazî olarak söz ettiği dizelerinde ise muhabbet şehrinde çok çeşitli meyhaneler bulunduğu dile getirir. Muhabbeti arzu eden bu şehrin semtlerinde dolaşmalıdır. Âşıklar, aşk-ı meyhaneyi bulmuşlardır ve gönülleri buraları mekân tutmuştur. Bunlar tımarhaneyi bekleyip durmaktadırlar.
Özel Mekân: Ev/ Yuva
Özel mekân olarak değerlendirebileceğimiz ev, tarihsel süreç boyunca pek çok farklı biçimlere bürünmüştür. Ev, iç mekan, özellikle her insanın barınma ihtiyacını karşılamak amacıyla dahil olduğu ya da inşa ettiği bir “kabuk”tur. Orada varlığını korur, aile kurar ve mekândan destek alarak ailesini muhafaza etmeye, varlığının devamını sağlamaya çalışır (Demir 2011). Bachelard, “(…) evimiz bizim dünya köşemizdir. Bizim ilk evrenimizdir” der (Bachelard,1996, s. 32). İlk evreninden uzak düşen Seyrânî, ev tarafına selam gönderirken yad bülbüllerin dallarına konmamasını istemektedir. Gönül kuşu yuvasını terk etmiştir.
Seyrânî’nin şiirlerinde mekâna ilişkin dikkat çeken bir ayrıntı da kapı ve eşiktir. Şair, tevekkül evinin gam hicran kapısında ayak öpmektedir. O aynı zamanda bu kapıda dilencidir. Ona göre dost kapısının kilidi doğruluktur.
Tevekkül hânenin pâbusunda (ayak öpen) biz
Gam hicran şâhının kapusunda biz 100

Hak bir kula açsa bir bab-ı kerem
Hak açtığı gülde kapar bulunmaz
Kısmet kapısını bulur lacerem (şüphesiz)
Kısmetde yolundan sapar bulunmaz 128

Âsitanı bekler garip kulları
Bekleyü bekleyü şâhım yolları 100

SOYUT MEKÂNLAR
Cennet
Öte dünya tasarımlarından cennet, çok güzel bir mekân olarak tasvir edilir. Cennetin kapısını sallâlah açacaktır. Cennette köşkler vardır. Bu köşklere ancak beş vakit namazını kılan sahip olabilir. Mekân cennet olsa da orada birlikte olunacak insanlar önemlidir. Cimri insanlarla cennette bile birlikte olunmaz. Cennette giyilen giysilere “hülle” denir. Seyrânî kendini cennete gire bilecek kişi olarak görmektedir. Terzilerin piri olan Hz. İdris’in elinden gelse ona cennette yeşil bir elbise biçer.
Cehennem
Cehennemin ateşiyle anılır. Aşk ateşiyle cehennem ateşini mukayese eden Seyrânî, aşk ateşinin yanında cehennem ateşinin nâr olamayacağını dile getirir. Bu dünyada namaz ibadetini yerine getiren cehennemin nârından kendini kurtaracaktır. Seyrânî, sevgiliye bir bedduasında cehennem ateşinin ona durak olmasını dilemektedir.
Sırat Köprüsü
“Köprü” yaşam içindeki her türlü geçiş dönemi ve yolunu sembolize eder. Köprünün iki (beri ve öte) yanı birbirinden farklı ve ayrıdır ve burası bir dönüm noktasıdır. Ölüm sonrası geçiş için bilinen örnek İslam sembolizmindeki “kıldan ince kılıçtan keskin”; kat edilmesi ancak hak edenler için mümkün olabilecek “Sırat” köprüsüdür.
Kıldan ince derler Sırat’ın yolu 119…
Sırat kıldan ince kılıçtan keskin
Seçmeyince gönlüm edemem teskin 77
Sırtında günahı olanın bu köprüyü geçmesi zordur. Seyrânî sözünün inceliğini Sırat köprüsüyle mukayese eder. Dünyada çektiği sıkıntılar nedeniyle kendini Sırat üzerindeymiş gibi görür.
Yol
Seyranda olan âşığın mekânı yollardır. Tasavvufi bağlamda yol metaforu önemlidir. Seyrânî’nin “dost yolu”, “Hak yolu”, “erenler rahı” sözlerinde yol, soyut mekân olarak karşımıza çıkmaktadır.
Erenler râhına can eder heves
Bir pir-i azizden alındı nefes 43
Beytulah
Müslümanlar için Kâbe, merkezi mabet, kutsal mekândır. Yeryüzünde Allah’a ibadet edilmek üzere inşa olunan ilk mabet Kâbe’dir. Varlığıyla şehri kutsayan Kabe’ye “Beytullah” da denir. Dünyanın göbeği, bir “omfolos” olarak görülür (Schimmel 2002: 86). İslamın beş şartından biri hacca gitmektir. Haccın farzlarından biri de Kâbe’yi tavaf etmektir. Beş vakit namazda kıble Kâbe’dir. Seyrânî, Kâbe’nin siyah örtüsünü âşıkın kalbindeki yaraya üzülüp yas tutması olarak değerlendirir.
Âşıkın kalbinde görüp yarayı
Beytullah yas tutmuş giymiş karayı 8
Tasavvuf erbabına göre, iki türlü Kâbe söz konusudur. Birisi Hz. İbrahim’in taştan topraktan yaptığı, çok defalar yıkıldığı halde tekrar tamir edilen ve yeniden yapılan maddî Kâbe’dir. İkincisi ise Allah tarafından bina edilen insan gönlü, kalbidir (Cebecioğlu 2005:331). Kâbe tasavvufi ıstılah olarak, “vuslat makamı”dır. Seyrânî şiirlerde gönül Beytullah’a benzetilir. Şair, bu kutsal mekâna gitmeye gücü yetmeyenlere gönül ziyaretini önererek elden geldiğince bu evin imaret edilip yıkılmaması gerektiğini vurgular.
Kudretin yok ise Beyt’e varmaya
Gönül Beyullahdır ziyaret eyle 48
…..
Gönül beytullahdır yıkma Seyrânî
Elden gelir ise imaret eyle 48
Virane
Dünya gördüğümüz şekliyle mamurdur, harap değildir. Ama ardında taşıdığı temel gerçek fanilik, yokluk, harap olmaktır. Nefsinin egemenliğine son vermiş kişiler, dışa, halka açılan geçici yönlerine değil, Allah’a açılan kalıcı yönlerine özen gösterirler. Maddi, şekli suniliklere önem vermedikleri için dışları viraneyi andırır ki hazineler bu viranelerin içinde bulunur. İçlerinde ilahi cevhere ulaşmış, dışı harap görünen dervişler için “Viranelerde define bulunur” denir (Cebecioğlu 2005:701). Seyrânî de harabat ehline hor bakılmaması gerektiğini o viranelerde ne defineler bulunduğunu vurgular. Kendisi de farkına varmadan kendini viranede bulmuş, burada deryayı ummana dalmıştır. Burada baykuş gibi ötmektedir:
Harabat ehline hor bakma sakın
Defineye mâlik viraneler var
.Gamhane
Keder ve sıkıntının mekânı gamhanelerdir. Seyrânî, aşk padişahıyla sohbet arkadaşı olduğundan beri sürekli gamhanelerde gezmektedir.
Suretâ gezeriz gamhânelerde
Padişah-ı aşka olalı nedim 43
Sonuç
Yaşam her noktada mekânla iç içedir. Bu noktada Âşık Seyrânî’nin şiirlerinde pek çok mekânla karşılaşılmaktadır. Onun şiirlerinde geçen mekânlardan yola çıkarak şunları söylemek mümkündür. Onun şiirlerinde mekân çeşitliliğine rastlanmaktadır. Şiirlerde zindandan mezarlığa, meyhaneden medreseye, evden beytullah’a, sırat köprüsünden kaleye, viraneye varıncaya kadar zengin bir mekân kadrosu dikkat çekmektedir. Sıklıkla yüzünün gülmediğini bu dünyaya gelenin ağlamak kaderi olduğunu söyleyen Seyrânî, yaşadığı dönemin eleştirisini İstanbul, mahkeme gibi mekânlar üzerinden yaptığı görülür. Geniş, açık ve dış mekân olarak en çok sözünü ettiği mekân dağlardır. Şiirlerde kapalı mekân olarak sıklıkla anılan meyhanedir. Soyut mekânlardan ise sırat köprüsü sıklıkla dile getirilmiştir. Dış sebeplerden dolayı bazen karamsar bir tavır takınmasına rağmen Seyrânî’yi, özgür ruhlu ve dışa dönük bir insan olarak değerlendirmek mümkündür.
Kaynaklar
AKBAL SÜALP, Z. Tül (2004). Zamanmekân, İstanbul: Bağlam Yayıncılık.
AYMAN, Zehra (2006). “Bellek Mekânı Olarak Sınır ve Ötekilik: Kars Şehri”,
Toplum ve Bilim, S. 107, s. 145-189.
ASSMANN, Jan (2001). Kültürel Bellek-Eski Yüksek Kültürlerde Yazı, Hatırlama ve Politik Kimlik,çev.
Ayşe Tekin, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
BACHELARD, Gaston (1996). Mekânın Politikası, çev. Aykut Derman, İstanbul:
Kesit Yayıncılık.
CEBECİOĞLU, Ethem (2005). Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, 3. Basım,
İstanbul: Anka Yayınları.
DEMİR, Ayşe (2011). Mekânın Hikâyes-Hikâyenin Mekânı, İstanbul: Kesit Yayınları.
ELIADE, Mircae (2009) Dinler Tarihine Giriş, çev Lale Arslan, İstanbul: Kabalcı
Yayınevi.
GÖKA, Şenol (2001). İnsan ve Mekân, İstanbul: Pınar Yayınları.
KORKMAZ, Ramazan (2007). “Romanda Mekânın Poetiği”, Edebiyat Ve Dil Yazıları
(Mustafa İsen’e Armağan), Ed. Ayşenur Külahlıoülu İslam, Süer Eker, Ankara, s. 399-415.
KUTLUER, İlhan (2003). “Mekân”, TDV. İslam Ansiklopedisi C.28, Ankara: Diyanet
Vakfı Yay., s.550-553.
SCHIMMEL, Annemarie (2002). Tanrı’nın Yeryüzündeki İşaretleri, çev. Ekrem
Demirli, İstanbul: Kabalcı Yayınevi.
YAZICI, Nermin (2002). Halikarnas Balıkçısı’nın Eserlerinde Tabiat, Ankara: Türk
Tarih Kurumu Basımevi.
YÜKSEL, Hasan Avni (1987). Âşık Seyrânî-Hayatı ve Şiirleri, Ankara: Kültür ve
Turizm Bakanlığı Yayınları.

Dertli ile Seyrânî’nin “–eti Baña mı Virdiñ” Ayaklı Şiirleri Etrafında Bir Muhteva ve Üslup Karşılaştırması
Yrd. Doç. Dr. Betül AYDOĞDU
Dertli ve Seyrânî 19. yüzyılın önde gelen âşıklarındandır. İki âşık da saz meclislerinde bulunmuş ve sanatlarını icra etmiştir. Her iki âşığın da hayatlarının bir döneminde memleketlerinden ayrıldıkları bilinmektedir. Benzer ortamlarda bulunmaları, aynı dönemde yaşamaları ve aynı şiir geleneğinin içinde eser vermelerinden dolayı her iki âşığın üsluplarının da benzer olabileceği düşüncesi akla gelmekle birlikte bu çalışmada "-eti bana mı verdin" ayaklı şiir merkezinde iki şairin aynı ayağı farklı yorumlamaları karşılaştırmalı olarak açıklanmaya çalışılacaktır.
Seyrânî'ye ait şiiri Ahmet Talat Onay'ın "Dertli'ye Nazire" (Onay, 1956, 2292) başlığıyla yayımlamasından dolayı ilk söylenen şiirin Dertli'ye ait olduğu kabul edilerek öncelikle Dertli'nin şiiri değerlendirilecektir.
Şiir 11'li hece vezni ile söylenmiş dört haneden oluşmaktadır. Koşma şekliyle söylenmiş olan şiirin ayak mısrası "Derdile miḥneti baña mı virdiñ"dir (Tek, 2011, 324-325). Recep Tek, bu metni kurarken 40 kaynaktan yararlanmıştır. Bunun haricinde şiirin "Cevrile cefāyı baña mı virdiñ" ayak mısralı bir çeşitlenmesi de bulunmaktadır (Tek, 2011, 326).
Şair şiirin ayak mısrasından da anlaşılacağı üzere Allah'a dert, cefa, ayrılık, mihnet, kahır ve dünyanın çilelerini sadece kendisine mi verdiğini sormaktadır. Dertli'nin şiirinde genel itibarıyla umutsuz, karamsar, çilekeş, bedbin bir hava görülmektedir.
İlk dörtlükte Allah'ın herkesin kısmetini dağıtırken "[b]u noksan kısmeti" kendisine verdiğini soru yoluyla dile getirmektedir. Yine aynı dörtlükte Allah'a hitaben herkese safa, kendisine ise dert ile mihneti verdiğini soru yoluyla ifade etmiştir.
İkinci dörtlükte dünyanın zehirli kadehinden içirdiğini, gönlünün hep gamlı olduğunu ve çektiği bunca kahırdan dolayı yıldığını söyler ve gurbeti ve dolayısıyla da gurbetin kahrını sadece kendisine mi verdiğini Allah'a sormuştur.
Üçüncü dörtlükte annesinden doğduğundan beri gam ve keder çekmesinden dolayı mutlu olmadığını, başından türlü maceralar geçtiğini söyler ve hem kahrı hem de ayrılığın sadece kendisine mi verildiğini sormuştur.
Dördüncü hanede kendisinin başına gelenlerin tecelli ve hikmet olduğunu, kısmetlerin de taneler gibi dünyaya saçıldığından yani dağıldığından bahsetmiş, Dertli'nin ise kısmetini bulmak/almak amacıyla gurbete çıkmasının gerektiği için kaygılı ve ismi gibi dertli olduğunu söyledikten sonra ayrılık ve hasretin sadece kendisine mi verildiğini sorar.
Görüldüğü gibi şiirin genelinde şairin kısmetini aramak amacıyla gurbet ile gittiği, burada çok çile çektiği, hem gurbette olmaktan hem de çektiği çilelerden dolayı dertli, kasvetli, üzgün olduğu görülmektedir. Özellikle ikinci dörtlükte yer alan (varyantlarda da benzer ifadelerle yer almaktadır) "Bunca yıldır çekdim yeter ḳahrını" ifadesinden şairin artık gurbette çektiği çilelerden yıldığını ve bunu da sazı ve sözüyle dile getirdiği anlaşılmaktadır. Ancak şiirin ilk mısrasında geçen "nahnü kasemnada" ve üçüncü dörtlükteki "geleli dünyaya raḥm-ı māderden" ifadelerine dikkat edilecek olursa şairin sadece gurbetten dolayı değil hayatının bütününde gamlı ve üzgün olduğu anlamı çıkarılabilir. Âşık bu hâlden dolayı kısmetleri veren Allah'a içinde bulunduğu hâli arz etmektedir.
“–eti baña mı virdiñ” ayağıyla söylenmiş diğer şiir ise Seyrânî'ye aittir. Bu şiir de 11'li hece vezni ile söylenmiş dört haneden oluşmaktadır. "Bunca ḥikāyeti baña mı virdiñ" ayak mısralı koşma bir cönk (Hk 427) ve Ahmet Talat Onay'ın yayımında bulunmaktadır (Aydoğdu, 2011, 804). Seyrânî'nin şiirinde ilahî aşktan dolayı kendisinin dertli olduğu ifade edilmiştir, ancak Seyrânî de ilahî aşkın etkisiyle çile çekse de bunu ifade ederken Dertli kadar keskin ifadeler kullanmamış ve hatta bundan şikâyeti olmadığını sezdirmiştir.
Seyrânî şiirine ilahî aşkı ve onun hâllerini sadece kendisine mi verdiğini Allah'a sorarak başlar. Ancak bu sorular Dertli'nin bezgin, karamsar ve şikâyetçi hâlinden uzaktadır. Şair ilahî aşkın kendisine verilmiş olmasından şikâyetçi değildir.
İkinci dörtlükte âşık bu aşktan dolayı mazlum olduğundan bahseder, ancak bu hâlin de Allah tarafından bilindiğini dile getirir. Başka bir deyişle bu durumun Allah'tan geldiğini ima etmektedir. Aşkın ateşiyle mum gibi eridiğini söyleyen şair, bu derece şiddetli aşkın sadece kendisine mi verildiğini sorar.
Üçüncü dörtlükte âşık bu dünyada kısmetinin bu şekilde olduğunu kabullendiğini söyler. Âşık kendisinin bu sıkıntılarla karşılaşmasını da Allah'ı çok sevmesine bağlamaktadır çünkü onun kadar âşık olan biri olmadığı için bu sıkıntıların hepsini Seyrânî çekmektedir. Şair burada bütün meşakkatin kendisine verilmesini sorar gibi görünse de bir üst mısrada "başka bir âşıkın yok mudur" sorusundan aslında kendisinden başka âşık olmadığına işaret ettiği anlaşılmaktadır.
Seyrânî son dörtlükte kendisinin toprakla bir olduğunu ve her kuluna ihsanlar verdiğini söyler. Seyrânî bu dörtlüğün sonunda kendisinin de gurbet ilde olduğunu belirtir ve bunu Allah'ın kendisine âlemi seyran etmesi için mi verdiğini sorar. Buradaki soru da aslında kendisinin diyar-ı gurbette olmasını hüsn-i talille yorumladığını göstermektedir. Çünkü şair gurbette bulunmasını âlemi görmesi ve gezmesi için Allah'ın bir hikmeti olarak yorumlamıştır.
Şiirlerin kendi içerisinde anlamlandırılmasından sonra nazire geleneği açısından bu iki şiir karşılaştırılacaktır. Nazire yazma/söyleme geleneğinde üç önemli başlık bulunmaktadır:
a) "Vezin birliği": Bir eser tanzir edilirken sonraki yazılan/söylenen şiir de aynı vezinde söylenmelidir. Dertli ve Seyrânî eserlerini 11'li hece vezniyle söylemiştir. Bu söyleyişin tür veya şekilsel bir tercihten ziyade âşık edebiyatı geleneğiyle bağlantılı olduğunu düşünebiliriz.
b) "Kafiye, varsa redif birliği": Her iki şiirin de ayağı -eti baña mı virdiñ'dir. Bu ayak ilk dörtlüğün ikinci ve dördüncü mısralarında kullanılmış, diğer dörtlüklerin son mısralarında kullanılmıştır. Dertli ayağı şu şekilde kullanmıştır:
______ kısmeti bana mı virdin
______ mihneti bana mı virdin
______ gurbeti bana mı virdin
______ kesreti bana mı virdin
______ hasreti bana mı virdin
Burada -et tam kafiye, -i bana mı virdin kısmı ise rediftir. Kafiyeyi taşıyan kelimelerin fa'let kalıbıyla çekimlenmiş olduğu görülmektedir.
Seyrânî'nin şiirinde ise ayak şu şekilde kullanılmıştır:
______ haleti bana mı virdin
______ hikāyeti bana mı virdin
______ şiddeti bana mı virdin
______ meşakkati bana mı virdin
______ gurbeti bana mı virdin
Seyrânî'nin eserinde de -et tam kafiye, -i bana mı virdin kısmı ise redif olarak kullanılmıştır. Seyrânî ayağı sadece üçüncü dörtlükte "meşakkati" kelimesiyle "-eti" yerine "-ati" şeklinde kafiyelendirmiştir. Ancak bunu da kulak kafiyesi bağlamında değerlendirdiğimizde kafiye örgüsüne bir zarar vermediği görülecektir. Seyrânî'nin kafiye için seçtiği kelimelere dikkat edildiğinde şairin Dertli gibi aynı yapıdaki kelimeler yerine kendi sanatını göstermek için halet, hikâyet, meşakkat gibi farklı yapıdaki kelimeleri de kullandığı görülmektedir. Bu da nazirenin daha iyisini söyleme/yazma iddiasıyla ilgilidir.
Şairlerin ayak haricindeki kafiyeleri kullanışına bakıldığında Dertli'nin ilk dörtlükte yarım (-a), ikinci dörtlükte zengin (-ehr), üçüncü dörtlükte tam (-er) ve son dörtlükte tam (-et) kafiyeyi tercih ettiği görülmektedir.
Seyrânî'nin metninde ise ilk dörtlükte tam (-et), ikinci dörtlükte zengin (-ûm), üçüncü dörtlükte zengin (-ân) ve son dörtlükte zengin (-ân) kafiye kullanılmıştır. Seyrânî'nin kullandığı kafiyelerin daha güçlü bir ses gücünün olduğu görülmektedir. Bu durum da nazire geleneğindeki daha iyi olanı yakalama hedefiyle bağlantılıdır.
c) "Söyleyiş (eda), anlam ve muhteva benzerliği": Tanzir edilen şiir ile nazire arasında anlam veya eda bağlantısının olması gerekliliği genel olarak kabul görmektedir. Ancak bu kabulde bazı farklılıklar vardır: Köksal, Latîfî'nin Cemilî hakkındaki açıklamalarından yola çıkarak "zımnen, nazirenin esas alınan şiiri söyleyiş bakımından da yakalaması gerektiği"ne işaret edildiğini belirtmiştir (Köksal, 2003, 234). Buradaki 'söyleyiş'ten kastedilenin nazire olan şiirin "üstünlük iddiası" taşımasıdır (Köksal, 2003, 234). İlaydın ilk şiir ile nazirelerin "aynen benzemesi gerekme[diğini], onu hatırlatması"nın yeterli olduğunu ifade eder (Köksal, 2003, 235). Burada "hatırlatması" ifadesinden eserlerin konu itibarıyla birbirlerini takip eder nitelikte olması gerektiği anlaşılabilir. Köksal, nazire şiirlerin, tanzir edilende kullanılan bazı söz kalıplarının aynen yer alabileceğini dile getirmiştir. Yekahenk gazellerin tanzirinde aynı konunun kullanılmaya devam edildiğini de belirtmiştir (Köksal, 2003, 235).
İncelediğimiz eserlerde her iki metinde de kısmetlerin dağıtılmasına atıf yapılmış ancak bu mevzu farklı açılardan değerlendirilmiştir. Dertli'nin şiirinde daha önce de belirtildiği gibi dertli, şikâyetçi, bıkkın, üzgün ve gamlı bir şair portresiyle karşılaşmaktayız. Şair kendisinin başına türlü bela, mihnet ve kahrın geldiğini; yıllardır çile çektiğini ve gurbette bulunduğunu dile getirmiş ve bütün bu dertlerin sadece kendisine mi verildiğini sormuş, bir anlamda dünyadaki en gamlı kişinin kendisi olabileceğini ima etmiştir.
Seyrânî'nin şiirinde ise Seyrânî'nin payına düşenin ilahi aşk olduğu ifade edilmiş, bu aşktan dolayı çok çile çektiği, gurbete çıktığı görünürde soru şeklinde ifade edilmiş ancak derin anlama bakıldığında şairin bunun kendisine özellikle verilmiş bir husus olmasından dolayı gizli bir övünç içerisinde olduğu karşımıza çıkmaktadır. Başka bir deyişle Seyrânî payına düşenden gizli bir memnuniyet duymaktadır. Bu açıdan bakıldığında Seyrânî'nin Dertli'ye göre daha olumlu bir perspektife sahip olduğu düşünülebilir.
Karşılaştırmada dikkat çeken bir diğer husus ise Seyrânî'nin şiirinin çeşitlenmemiş olmasıdır. Buna göre Dertli’nin şiirinin daha yaygın olarak bilindiği anlaşılmaktadır. Dertli’nin şiirinin daha yaygın olarak bilinmesinden onun şiirinin daha çok beğenildiği anlamı da çıkarılabilir. Seyrânî’nin şiirinin çeşitlenmemiş olması, bu şiirden daha iyi bir şiirin söylenemeyecek olmasıyla bağlantılı olabilir.
Her ne kadar Onay "Dertli'ye Nazire" başlığını kullanmış olsa da; Seyrânî'nin şiirinin az çeşitlenmiş olması ve Dertli'nin şiirinin daha yaygın olmasından hareketle Seyrânî'nin ilk metni söylemiş olabileceğini de düşünebiliriz. Çünkü Dertli'ye ait olan şiirin kafiyelerindeki ses uyumu Seyrânî'nin şiirinden daha zayıf olsa da ayakta aynı kalıpla çekimlenmiş kelimeleri kullanmasının özel bir tercih olduğu da düşünülebilir. Başka bir deyişle Dertli, Seyrânî'nin şiirinde ayakta farklı kalıptaki kelimeleri kullanmasına, aynı kalıpta çekimlenmiş kelimeler üzerine şiirini kurarak cevap vermiş olabilir. Ancak eldeki bilgiler ışığında hangi âşığın bu ayağı daha önce kullandığını bilemediğimiz için Onay'ın verdiği başlığı temel alınarak şiirler değerlendirilmiştir.
Şiirin "çekirdek"inin ayak olmasından dolayı şiirdeki konunun işlenişini ve bütünlüğünü de doğrudan etkilediği kabul görmektedir (Günay, 1999, 182). Umay Günay oluşturulacak bir ayak diziniyle âşık şiirinde ayak oluşturma ve bu ayakların kullanım yaygınlıklarıyla ilgili bilgi sahibi olunacağını ifade etmiştir (Günay, 1999, 182-183). Yukarıdaki örnekler doğrultusunda yeniden düşünecek olursak, Günay’ın ayak dizini oluşturmak hakkındaki görüşlerine ayağın konuyu etkileyişi de dâhil edilebilir. Çünkü Dertli ile Seyrânî’nin örnek şiirleri üzerinden yapılan karşılaştırmada karşımıza çıkan önemli bir diğer husus da, aynı ayaklı iki metinde konu yakınlığı olmasına rağmen, bu ayakların iki farklı şekilde yorumlanmasıdır. Yani, aynı ayaklı metinler aynı konuda söylenmemiştir. Bunu daha geniş düşünecek olursak, benzer ayaklı metinlerin de benzer konuyu işlediği ve Günay’ın birbirinden habersiz iki âşığın benzer ayaklı olmaları sebebiyle benzer konuda şiirler söyleyebilecekleri hakkındaki görüşü tekrar yorumlanabilir (Günay, 1999, 182). Yukarıda örneklerini gördüğümüz aynı ayaklı şiirlerde şairlerin üslupları, hayat tecrübeleri ve dünyaya bakış açılarının etkisiyle konular farklı yorumlanarak dinleyiciye sunulmuştur. Dertli mizacının etkisiyle daha karamsar ve şikâyetçi bir üslupla şiirini oluştururken, Seyrânî ona göre daha olumlu bir bakış açısıyla aynı ayağı kullanmış, ilahî aşka ve onun insana verdiği hâllere dair bir şiir söylemiştir.
Âşık şiirinde henüz bir ayak dizini oluşturulmadığı için Dertli ve Seyrânî tarafından kullanılan bu ayağın ne kadar yayıldığı ve hangi âşıklar tarafından tanzir edildiği veya gelenek içerisinde hangi âşıklar tarafından yorumlanarak kullanıldığı hakkında bilgi sahibi değiliz. Oluşturulacak bir ayak dizini ile ayağın ve şiirin yayılma alanı tespit edilerek hangi şairin şiirinin daha etkili olduğu anlaşılabilir.
Bu durumu genel olarak değerlendirdiğimizde gelenek dâhilinde eser verdikleri hâlde şairlerin kendi karakter ve üslupları doğrultusunda şiirler söyledikleri ve hatta şiirler arasında konu bütünlüğü/benzerliğini sağlayan benzer ayak kullanımının bile söylenen şiirin genel muhtevasını etkileyemediği, şairin karakter ve üslubunun bunu yönettiğini düşünebiliriz. Ayrıca âşık tarzı şiir geleneği ve âşıklar hakkında yapılan çalışmalarda ayak dizininin oluşturulması, hem âşıkların olgu hâline dönüşmesinin tespitinde, hem âşıkların etki alanlarının tespitinde yararlı olacaktır.


Kaynakça:
Aydoğdu, Betül (2011) "Türk Edebiyatında Seyrânî Olgusu: Develili Seyrânî ve Eserleri (İnceleme-Metin)", Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, basılmamış doktora tezi.
Güler, Zülfi (2009) "Ruz u Şeb Redifli Üç Na't", Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, S. 39 (Prof. Dr. Hüseyin Ayan Özel Sayısı), s. 553-572.
Günay, Umay (1999) "Halk Şiirinde 'Ayak' Konusunda Düşünceler", Türkiye'de Âşık Tarzı Şiir Geleneği ve Rüya Motifi, Ankara: Akçağ Yayınları, s. 181-183.
Köksal, M. Fatih (2003) "Nazire Kavramı ve Klâsik Türk Şiirinde Nazire Yazıcılığı", Diriözler Armağanı Prof. Dr. Meserrret Diriöz ve Haydar Diriöz Hatıra Kitabı, (Hazırlayanlar: M. Fatih Köksal, Ahmet Naci Baykoca), Ankara: Bizim Büro Basımevi, s. 215-290.
Onay, Çankırılı [Ahmet] Talat (1956) “Sazşairleri: Seyranî’nin Dokuz Koşması ile Bir Destanı”, Türk Folklor Araştırmaları, c. 4, S. 81, s. 2291-2294.
Pala, İskender (2000) Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü, İstanbul: Ötüken Neşriyat.
Tahirü’l-Mevlevî Edebiyat Lügati (1994) (Neşre Hazırlayan: Kemâl Edib Kürkçüoğlu), İstanbul: Enderun Kitabevi.
Tek, Recep (2011) "Türk Edebiyatında Dertli Olgusu Âşık Dertli ve Eserleri (İnceleme-Metin)", Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, basılmamış doktora tezi.
Ekler:

(Tek, 2011, 324-325)


BUNCA ḤİKĀYETİ BAÑA MI VİRDİÑ*

1. Yā [Rezzāḳ]-ı ʿālem ḳudret-i Ḳayyūm
Bu ʿaşḳı ḥāleti baña mı virdiñ
Taḳsìm olur iken Ḥażret-i Ḳayyūm
Bunca ḥikāyeti baña mı virdiñ

2. Seniñ ʿaşḳıñ beni eyledi maẓlūm
Ḥāl ḥesabım hep ki saña maʿlūm
Eritdi vücūdım yandı oldı mūm
Bu denli şiddeti baña mı virdiñ

3. Böyle virdiñ benim naṣìbim cānda
Her birin bir ḥālde ḳoydın dìvānda
Ġayrı bir ʿāşıḳıñ yoḳ mıdır anda
Türlü meşaḳḳati baña mı virdiñ

4. Seyrānì ḳuluñ [da] ḫākile yeksān
Her ḳulunu gündüz eylediñ iḥsān
Bu devr-i ʿālemi itmege seyrān
Diyār-ı ġurbeti baña mı virdiñ (Aydoğdu, 2011, 804)


SEYRÂNÎ’NİN ŞİİRLERİNDE ÖLÜM ve ÖTESİ
Erol AKSOY

Sözlük anlamıyla bir insan, hayvan ya da bitkinin hayatının sona ermesi, ahiret yolculuğu, ebedi uyku, sona erme, yok olma (Türkçe Sözlük 2005, 1539) demek olan ölüm, hayat mefhumunun kaçılması mümkün olmayan bir gerçeğidir.
Bu görüntüler âleminin ötesinde farklı ve sonsuz bir hayatın daha var olduğuna inanılması ve bu ikinci hayatın gizemi, insanları her zaman bu soyut dünya üzerine düşünmeye sevk etmiştir. Dolayısıyla insan, yaşamı boyunca ölüm olgusunu belli bir düzleme oturtmaya, anlamlandırmaya ve yorumlamaya çalışmıştır. Hayat durağının büyük dramı olan ölüm kavşağı karşısındaki duyuş ve düşünüşler, insanlık tarihi boyunca tasavvufi, felsefi, sosyolojik vb. katmanlarıyla ve çeşitli edebi formlarda hep dile getirilmiştir.
Ebedi hayat yolculuğunda doğum ile atılan adımların sonuncusu olan ölüm, âşık tarzı şiir geleneğinin de en çok işlenen konularından birini oluşturmaktadır. İşte bu çalışmada, âşık tarzı şiir geleneğinin güçlü temsilcilerinden Seyrânî’nin şiir evreninden tasnif edilen ölüm ve ötesine ait duygu ve düşüncelerinin yer aldığı şiirlerde, şairin bu kaçınılmaz gerçeği algılayışı ve bu gerçeğe nasıl ve hangi pencereden baktığı ortaya konulmaya çalışılacaktır.
Hayatı hakkında çok fazla bilgiye sahip olmadığımız Seyrânî’nin babası Cafer Efendi, Develi’nin Oruza Mahallesi Cami imamıdır. Kaynaklara göre Seyrânî’nin ilk hocası babası olmuş ve Seyrânî ilk eğitimini babasından almıştır. Akabinde iki yıl da medreseye devam etmiştir. Bazı kaynaklara göre de Seyrânî, İstanbul’a gittikten sonra bir süre de Köprülü Medresesi’nde eğitim görmüştür (Aydoğdu 2011, 44).
Bu bilgilerden anlaşıldığına göre Seyrânî, en azından temel dini bilgileri öğrenebileceği bir ortamda dünyaya gelmiş ve yetişmiştir. Medrese tahsili görmesi de bu bilgilerini artırmış olmalıdır.
Tespit edebildiğimiz kadarıyla Seyrânî, 822 şiir içinde doğrudan ve dolaylı olarak ölüm ve ötesine dair duygu ve düşüncelerini 64 şiirde ele almıştır. Bu 64 şiirde işlediği duygu ve düşünceler şu başlıklar altında toplanabilir:
Can, ecel, mezar, kıyamet, mahşer, sırat, cennet, cehennem kavramları hakkındaki duygu ve düşünceleri
Şairin kendi mukadderatı hakkındaki duygu ve düşünceleri
Allah ve Hz. Muhammed’den dilekleri ile dostlarından istekleri
İnsanlara ölüm ve ötesine dair öğüt ve tavsiyeleri
Kimileri için bir yolculuk, kimileri için bir son, kimileri içinse yeni bir başlangıcı ifade eden ölüm ve ölümden sonrasına dair duygu, düşünce ve beklentiler kişilerin inancı, eğitimi, kültür yapısı, yetişme şekli, yaşam tarzı ve yaşadıkları dönemin toplumsal durumuyla da ilişkili olarak değişiklikler arz etmektedir.
Seyrânî,
“Makamımız ala karlı dağ olsa
Etrafı hep lâle sümbül bağ olsa
Her ne kadar paşa olsa bey olsa
Yakasız gömleğe sarılır bir gün” (Aydoğdu 2011, 833)
diyerek ölüme “Her nefis ölümü tadacaktır.” (Enbiyâ 35) ayetinde belirtilen ilâhî hüküm çerçevesinde yaklaşır. Ölümü bir yok olma değil, sonsuz âleme atılan bir adım olarak gören Seyrânî, Yunus Emre’nin
“Ten fanidir, can ölmez, çün gitti geri gelmez.
Ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil.” (Kabaklı 1975, 210)
şeklinde belirttiği gibi canlıların ruhunun değil, bedenlerinin öldüğünün farkındadır. Çürümüş bedenler ise İsrafil’in Sur’a üflemesiyle yeniden canlanacaktır:
“Sur düdüğün üfleyince israfil
Çürümüş tenlere can gelse gerek” (Aydoğdu 2011, 617).
Ona göre dünya hayatından sonra yeni bir hayat daha yoksa ölmek diye bir şey de olmamalıdır:
“Dünyādan āhrete gidüp gelmemek
Olmasa (i)di lāzım gelür ölmemek” (Aydoğdu 2011, 754).
Bu dizeler Seyrânî‘de ölümden sonra tekrar dirilmeye dair kuvvetli bir inancın olduğunu göstermektedir.
Şair bu dünyayı bir hana benzeterek kendisinin de bu hana uğrayan bir kervan olduğunu düşünür:
“Ana rahminden yere inmeden
Dokuz ay eglendim kanda misāfir
Bugün geldim ise yarın giderim
Bir ulu kervānım hānda misafir” (Aydoğdu 2011, 978).
Seyrânî’ye göre sadece insanoğlu bu dünyada bir misafir değil, can da bedende misafirdir:
“Mü’minleriñ defterine bakarlar
Münāfıkıñ āhiretin yıkarlar
Dar peçeden çalı gibi çekerler
Cesediñ içinde cān da misafir” (Aydoğdu 2011, 978).
Şaire göre can, Hak’tan alınan bir borçtur ve ölenler bu borcu ödeyerek emaneti gerçek sahibine teslim etmiş olurlar:
“Bu dünyaya gelen gider
Hakka gidip yerin bulur
Ölenler borcunu öder
Görelim sağlar ne olur” (Aydoğdu 2011, 1006).
Şair, her nesnenin sonuçta aslına döneceğini dolayısıyla topraktan yaratılan insanoğlunun da can borcunu ödeyince yine toprak olacağını vurgular. Ömür bir kar gibi eriyecek ve ruhundan ayrılan beden er geç toprağa gark olacaktır:
“Ömrim kabayilden kar gibi erir
Vücūdım topraġa düşince çürir
Her eşyā aslınıñ hükmini virir
Dìvān atı olur tay gide gide” (Aydoğdu 2011, 352).
Valiler, sultanlar bile ecelleriyle buluşup toprak olmuşlardır. Burada şair, can alıcı meleği anlatmak için kullandığı ecel celladı nitelemesiyle ölümün ilikleri titreten yüzünü hissettirir:
“Cellād-ı ecelden yemişler satur
Kimisi tellakdır kimisi natur
kara toprak içre ġark olmış yatur
Kimi vāli kimi sultān olanlar” (Aydoğdu 2011, 850).
Ecelden kaçış ise mümkün değildir. Ecel, insanı nerede ve ne zaman yakalayacağı belli olmayan bir avcı gibidir. Hedef tahtasına koyduğu canları habersizce gelip alır. Bu dünyaya gelen canlar mutlaka ecel şerbetinin tadına bakacaktır:
“Başa gelür takdìr olan ezelden
hayır şer çekilür ne gelür elden
Dadar bu cihānda cām-ı ecelden
Gelüp bir dakìka mihmān olanlar” (Aydoğdu 2011, 850).

“Ecele fāide virmez güzellik
Cism ü rūh kebābın şìşlemesi var” (Aydoğdu 2011, 870).

“Seyrānì Azrāìl gelse koġul(a)maz
Virmeyince cānı başdan savılmaz
Hüsn-i Yūsuf olsa ecel sevilmez” (Aydoğdu 2011, 870).
Şair birçok şiirinde dünya hayatının ve yaratılmışların faniliğini vurgular. Ölümü daldaki yeşil yaprağın ve gülün solmasına benzeten şair, nice yiğitlerin de günü gelip onlar gibi solduğunu, toprağa girdiğini bu dünyanın faniliğini de vurgulayarak belirtir:
“Şem-i vuslatıña sezā sönmemek
Ne mümkin mahlūka fānì dinmemek” (Aydoğdu 2011, 976).

“Girince yaz güni safālı baġa
Nazar kılsañ dalda yeşil yapraġa
Niçe merdānlar girdi topraġa
Ne dersiñ bu dünyā fānidir fâni” (Aydoğdu 2011, 464).
Can borcunu ödeyenler mezarda sorguya çekilecektir:
“Seyrānì çekilir Hind’e Arab’a
Gün olur girirsin gönül türāba
Anda cevāb viremezsin Arab’a
Çaġırsan baġırsan ün ele girmez” (Aydoğdu 2011, 1107).
Burada şair, korkutucu bir mezar tablosu çizer. Ecel pehlivanı güreşe çıkmış, canını aldığını mezara tıkmıştır. Hayattayken güzel olan o simaların çevresinde ise şimdi yılanlar ve akrepler toplanmıştır:
“Rahmet ile toprak ıslanır durur
Ecel nişāngāha aldıġın vurur
Hüsniñ civārında toplanmış durur
Bu ne ejder bu ne yılan bu ne mār” (Aydoğdu 2011, 841).

“Gitdikce bu dünyā sanma döleşe
Pehlivān-ı ecel çıkmış güleşe
Merkadli merkadsiz yatan üleşe
Mār mūr akreb gelüp çokuşa” (Aydoğdu 2011, 337).
Ve gün gelecek toprak, o leşlerin saçlarını tarayacak, gözlerine dolacaktır:
“Gül dalında tiken yarar
Tiken güle virmez żarar
toprak saçın başdan tarar
Saçakların yolar bir gün

Dünyā bir gün olur harāb
Ne bülbül kalur ne ġurāb
Kısmeti bitüre[n] türāb
Gözleriñe tolar bir gün” (Aydoğdu 2011, 831).
Şair, kabirde ve cehennemde yaşanacakları korkunç sahnelerle gözünde canlandırmaya devam ederek kaygılanır:
“Divanı mahşerde mizan kurulur
Ettiğin günahlar bir bir sorulur
Cehennem üstüne sırat yol olur
Seni yakar dedim nâr duymadın mı

Seyrânî’m de düştü başa kaygısı
Yılanın akrebin yoktur saygısı
Veil deresinde Gayya kuyusu
Katırandan libas var duymadın mı” (Aydoğdu 2011, 456).
Seyrânî, Sur’a üflenmesini, kıyametin kopma anında yeryüzü ile gökyüzünün darmadağın oluşunu ve mahşer yerini canlı bir şekilde mısralarda resmeder:
“Der Seyrânî alâmetler çıkacak
Arzı şiddetli bir ateş yakacak
Muntazırlar Hak emrine bakacak
İsrâfil elinde sur eğlencesi” (Aydoğdu 2011, 597).

“İsrāfìl sūrını üfürse kimler
Nuhās mis(ā)li erir sìm gibi tamlar
Yıkılur yedi kat direksiz tamlar
Bekābillah bir yıkılmaz nam kalır” (Aydoğdu 2011, 958).

“Herkes amelinden nikāb bürünür
Kimi yılan gibi yerde sürünür
Mahşerde gözine hınzır görünür
Dünyāda lebleri mercān olanlar” (Aydoğdu 2011, 855).
Şair, öte dünyada bir ulu divan kurulacağını, gerçeklerin işte o zaman ortaya çıkacağını ve ak ile karanın orada belli olacağını söyler:
“Fenāda ġonca solınca
Her kul itdigin bulınca
Bir ulu dìvān olınca
Cümlesi ol zamān çıkar” (Aydoğdu 2011, 842).
O ulu divanda artık herkes kendi ameliyle baş başa kalacak ve o amelin mahsulünü biçecektir:
“Ne ġam yiyelim ne keder
Hakk dìvāna alup gider
Dakılur başından yider
Amel atlu yular bir gün” (Aydoğdu 2011, 832).

“Bu dünyāya gelen yine göçmekde
Ameliniñ mahsūlini biçmekde” (Aydoğdu 2011, 976).
Mahşer yerinde bir mizan terazisin kurulacak, her kulun hesabı inceden inceye sorulacaktır:
“Yarın mahşer günü ararlar bizi
Mizan terazisi kurulur bir gün” (Aydoğdu 2011, 833).

“Âşık Seyrânî’yim kendi hâlimde
Her cürmün hesabı inceden ince
Divân-ı mahşerde kudreti yüce
Geldin mîzana der harim olanlar” (Aydoğdu 2011, 848).
Bütün insanların sevap ve günahları tartılarak günah levhaları boyunlarına asılacaktır. İşlenen günahların herkesin önünde ifşa edilmesi Seyrânî’ye göre utanılacak bir durumdur:
“Bir gün ol kabirden uryan kalkarlar
Günah levhasını sana takarlar
Tartılır cürmün cümle bakarlar
Meclisi irfanda ar duymadın mı” (Aydoğdu 2011, 456).
Ardından Sırat Köprüsü kurulacak ve Seyrânî’ye göre kalbinde takva olmayan Sırat’ı geçemeyecektir:
“Her kimiñ kalbinde varsa havfullah
Alāmeti kuldan ider ihtiyāt
Bulur Allah’ına gider toġrı rāh
Korkmayan Allah’(ın)dan geçemez sırāt” (Aydoğdu 2011, 1057).

“Görmediñ mi nice akar Furat’ı
Sunallar hayr ile şer berātı
Geçemezsiñ nic’idelüm Sırāt’ı
Bize göstermeye bu hāletini” (Aydoğdu 2011, 591).
Şair için Sırat Köprüsü’nü geçmek en büyük sınavlardan birisidir. İşlediği günahlardan dolayı Sırat Köprüsü’nü geçebilme konusunda tedirgindir:
“Biçaresin deli gönül naçarsın
Amel defterini bir gün açarsın
Sırat köprüsünden nasıl geçersin
Günahın sırtına sarılır bir gün” (Aydoğdu 2011, 833).

“Evcācla olmış[sıñ] azm-i Fırat’ıñ
Üzerinden geçmiş misiñ Sırāt’ıñ
Oku yā Hū diñleyelim berātıñ
Cehennem havfından eminli misin” (Aydoğdu 2011, 811).
Kendi ameliyle Sırat’ı geçememekten korkan Seyrânî, Allah’ın rahmetinden yardım bekler:
“Sırāt kıldan ince kılıçdan keskin
Geçmeyince göñlüm idemez teskìn
Hakk’ıñ rahmetinden bu göñül miskìn
Geçüp yol virmez ki Sırāt’ı geçek” (Aydoğdu 2011, 611).
Seyrânî şiirlerinde aynı zamanda hem kendisi hem de diğer insanlar için uyarı ve tavsiyelerde de bulunur:
“Gel seyis eline koyma bir atı
Fikr idelim Mìzān ile Sırāt’ı
Mahşer güni her kişiniñ berātı
Virilür destine anda okuşa” (Aydoğdu 2011, 337).
Özellikle rakı, şarap gibi sarhoş edici şeyleri içmenin haram olduğunu, içki içenlerin cennete giremeyeceğini ve cehennemde ateş dolu bardakları içerek azap göreceklerini vurgular:
“Bir cevāb var zebānımda yārānlar
Söyleyem sühanı gūş idenlere
Cennet görmez meyhāneye varanlar
İçüp kendini serhoş idenlere

Zevk u safā itmek bunıñla merem
Ġażab ider yarın ol Kān-ı kerem
Kitāblarda yazar katresi haram
Azāb ʿitāb vāfir nūş idenlere

Fārık gel bu işden seni yakallar
Āteş bardak boġazına dakallar
Mahşer halkı cümle saña bakallar
Lāyık bu kendin bìhūş idenlere

Ṣaḥìḥ bu kelāmım sanma āriye
Haber viriñ içenleri vāliye
Yıkılarak varır dìvān Bārì’ye
Nalet kendisin medhoş idenlere

Seyrānì nuṣḥ itdi diñlerseñ Hakkı
Bir gün avlar seni felegiñ fakı
İslām’a yakışmaz şarāb hem rakı
İstiġfār bunıñla hoş idenlere” (Aydoğdu 2011, 398).
İman binasının yıkılmaması için yalandan ve haramdan sakınmalıdır:
“Varısa sende ki zerrecik iman
Dünya tamahına söyleme yalan
Harama el sürme yıkılır binan
Feylinden çekecek zâlim olanlar” (Aydoğdu 2011, 848).
Ona göre insanlar, kendilerinden önce gelip bu dünyadan göçenleri ve yaratılışın gayesini düşünerek Allah’ı hiçbir zaman unutmamalıdır:
“Unutma Mevlā’yı behey ġāfiller
Bizden öñ dünyāya gelenler hani
Neyleyim efendim hālim yamandır
Niçün virdi Hudā cismiñe cānı” (Aydoğdu 2011, 464).

“Bu dünyā düş gibi yalan
Yokdır aslā bākì kalan
Hanı bundan murād alan
Fikr eyleyelim kubūrı” (Aydoğdu 2011, 488).
Allahü Teâlâ’nın ihsanına nail olmak için gece gündüz Kur’an okunmalıdır:
“Fenā şöhretine olursıñ māil
Semādan indirdi bize Cebrāil
Hüdā iḥsānına olursıñ nāil
Gice gündüz durma oku Kur’ān’ı” (Aydoğdu 2011, 465).
Seyrânî aynı zamanda Yasin suresinden şefaat bekler ve Yasin suresini okuyanların mahşerde yüzlerinin ak olacağını söyler:
“Belâlara ola perde
Şifâ ola gam u derde
Şefaat ede mahşerde
Oku sıdk ile Yâsin’i

Sana cennette bir durak
Olsun hem bindiğin burak
Yüzün mahşerde ola ak
Oku sıdk ile Yâsin’i” (Aydoğdu 2011, 590).
Şair, cehennem ateşinden kurtulmak için beş vakit namazı kılmak ve şeytana yaklaşmamak gerektiğine işaret eder:
“Beş vaktını kıl da gözet suphanı
Cehennem nârından kurtar bu canı
Yanaşma şeytana aldatır seni
Şeytanın konduğu daldan ırak ol” (Aydoğdu 2011, 636).

“Eyledim seherde nida
Lebinden gelir mi sedā
Salātın itmeyen edā
Yarın çeker azābını” (Aydoğdu 2011, 481).
Beş vakit namazı bu dünyada kılmayanlar cehennemde kaynar sac üstünde kılacaktır:
“Kirāmen Kātibìn amālimi yaz
Leyl ü nehār Hakk’a eylerim niyāz
Hakk’ıñ emritdigi beş vakit namāz
Kaynar saç üstinde kılınmaz imiş” (Aydoğdu 2011, 1043).
Şair, kibrin müminleri imansızlığa götürdüğünü belirterek kibirli olmamak gerektiğini söyler:
“Kebāir işlese mü’min
Ímān firār ider çıkar” (Aydoğdu 2011, 842).
Seyrânî, cennetin kapısını cömertliğin açacağını, cehenneme de namertlerin gireceğini düşünür:
“Cömerdlikle bulur cenneti bulan
Nāmerdde yokdır cehennemden kurtılan” (Aydoğdu 2011, 787).
Ölümden kaçışın mümkün olmayacağını belirterek dünya hayatına gafilce dalanları uyarır:
“Behey gafil öleceksin bilmen mi
Azrâil canını alsın almasın
Son deminde n’olacağın bilmen mi
Dünya dolu malın olsun olmasın” (Aydoğdu 2011, 794).

“Aldanmayın cihāna bay gedalar
Ecel bir elekdir (elenir) bay [ü] gedālar
Cem’ olur hāżırda bay [u] gedālar
Varır şāh katına dìvāne bir gün” (Aydoğdu 2011, 830).
Ona göre gaflet uykusuna ve isyana dalmadan eldeki günün kıymetini bilip ahiret hayatı için hazırlık yapılmalıdır:
“Ey gönül ömrüni geçirme boşa
Ahşām olur geçer gün ele girmez
Aklını fikrini cem eyle başa
Bu güni fikr eyle dün ele girmez” (Aydoğdu 2011, 1107).

“Gel irkenden tedārik kıl āhir bir gün gel olur
Ākıbet uġrar bu cümle mezāristān üstine

Kimisi ecel cāmını nūş idüp içmekdedir
Kimisi dār-ı fenādan bekāya göçmekdedir
Aklıñı başıña cem’ it ömrimiz geçmekdedir
Azrā’il destin sunmadan aç göziñ cān üstine” (Aydoğdu 2011, 1158).
Bu dünyada ancak Allah için gece gündüz gözyaşı dökenler ahirette gülecektir:
“Her ana çocuġın kendisi biler
Her ādem bir dürlü sevdāya yiler
Dünyāda aġlayup āhiretde güler
Hakk içün rūz [u] şeb giryān olanlar

Maġrib didigimiz şark olur bir gün
Mü’minle münāfık fark olur bir gün
Cennet libāsına ġark olur bir gün
Hakk içün sìnesi üryān olanlar” (Aydoğdu 2011, 854-855).
Bu uyarılardan sonra hâlâ dünyayı tercih edenler kurtuluşu olmayan bir yola girmişlerdir:
“İnşāallah Seyrānì gelir gidenler
Zulmiñ devesini yedsin yedenler
Dünyāyı ahrete tercìh idenler
Necātı imkānsız bahre daldılar” (Aydoğdu 2011, 845).
Var oluş gayesini unutarak gaflete dalan Seyrânî, kendi sonu üzerine de düşünür ve hayattaki asıl gerçekleri kavradıkça ömrünü boşa geçirmenin getirdiği pişmanlığı yaşar:
“Tamuda yandıġıma itmem kasāvet
Yanarım ġafletle geçen günime” (Aydoğdu 2011, 381).
Şair, mutlak sonlarının ölüm olduğunu birçok işarete rağmen görmeyerek Allah yoluna girmediklerini söylemekte ve pişmanlığına işaret etmektedir:
“Defter-i uşşāka biz böyle yazdık
Niçe civānlarıñ sinini kāzdık
Şu toġrı yoldan cümlemiz azdık
Hakk emrine uzatmadık gerdanı” (Aydoğdu 2011, 465).
Seyrânî, nefsinin arzu ve hevesleriyle ömrünü geçirmesinden kaynaklanan pişmanlığı derinden hissederken kendi benine asıl düşmanın bu gaflet uykusu olduğunu da anlar:
“Amel sazın bozuk düzen çalmışım
İsyān deryāsına yā Rabb dalmışım
Azìz gicelerde ġāfil kalmışım
Nevm-i ġaflet düşmān imiş gözime” (Aydoğdu 2011, 383).
Bu dünyada misafir olan Seyrânî, cenaze namazı dolayısıyla ölümü düşünerek kendi kendisine öğüt vermektedir. Ölüm haktır. Bu yüzden musallaya konulmadan Allah’a yalvarıp yakarmalıdır:
“Durma çal Seyrānì sazı
Gel Hakk’a eyle niyāzı
Saña secdesiz namāzı
Kısmet olan kılar bir gün” (Aydoğdu 2011, 832).
Şair şimdi zamanın kendisini ölüme götürdüğünün farkındadır ve bu ikinci boyuta ümitten ziyade bir korku ve şüpheyle bakmaktadır:
“Bu lisāñ cürmini çeker mi ola
Zebānì kemendi dakar mı ola
Ulu Sübhān bizi yakar mı ola
Akıtdım dìdemden yaşıla kanı” (Aydoğdu 2011, 464).
Seyrânî gafletle geçen ömrünün pişmanlığını duyup cehennem ateşinden korkarken Allah’tan ve Hazret-i Muhammed’den bazı dilekleri vardır. Allahü Teâlâ’dan ecelinin gelme anında yardım ister:
“Rabb’im bize yardım eyle o günde
Ecel gelse bir sāat durulmaz imiş” (Aydoğdu 2011, 1043).
Heva ve hevesleri Seyrânî’ye sadece gam ve mihnet kazandırmıştır. Bu durumun amel defteri açılınca karşısına çıkacağını bilen şair, utanmakta ve mahşer gününde Allah’tan suçlarını yüzüne vurmamasını dilemektedir:
“İzzetiñden lutfıñdan kerem kıl ey zülcelāl
Cürmim ile niçe varam ulu dìvān üstine” (Aydoğdu 2011, 1158).

“Hevā-yı nefsimle itdim ülfeti
Başa satın aldım ġam [u] mihneti
Açıldıġı zamān amel hücceti
Seyrānì dir cürmim urma yüzüme” (Aydoğdu 2011, 383).
Hata ve günahlarından dolayı Allah’tan yardım dileyen şair, cehennem ateşinden kurtulup cennete girebilmek için de Allah’tan yardım bekler:
“Görmez misin firkatiñle yanarı
Virmez misin sadrındaki yanarı
Göstermeye Mevlā’m bize ya nārı
Beni maġbūn iden sen degil misin” (Aydoğdu 2011, 813).

“Şefi’ ola baña mü’min baġa
Rahmet okumalı sol ile saġa
İzin virse Hüdā’m girsek uçmaġa
Kavì şerrimiz hūri ġılmāndan beri

Şefi’ olur anaya ataya evlād
Eyleme Ġaffār’ım uçmaġından yād” (Aydoğdu 2011, 593).
İşlediği günahlardan dolayı Allah’tan utanan ve ondan yardım dileyen Seyrânî, bazen de Allahü Teâlâ’nın affedici sıfatına güvenerek kurtuluşu için ümitlenir:
“Büyük küçük günāhım az çok var yok bilür Ġaffār
Ümìd-i maġfiretde müşkilim yok borçludan ġayrı

Azāb-ı āhiretde hıfz ide Allah keremkānı
Azìz cāna azāb olmaz cihānda korkudan ġayrı” (Aydoğdu 2011, 1182).
Seyrânî, Hazret-i Muhammed’in şefaatine muhtaç olduğunu, onu umduğunu da dile getirmektedir:
“Seyrāni’m dir bizi halk iden Mevlā
Umarız Resūl’iñ şefāatini” (Aydoğdu 2011, 591).
Hz. Muhammed’in ellerinden serpilecek suyun cehennem ateşini söndürmeye yeteceğini düşünen şair yine ondan şefaat bekler:
“Seyrānì beyhūde sanma her suyı
Alma kulaġına her güft [ü] gūyı
Bir su teskìn ider nār-ı tamuyı
Serpilüp Ahmed-i Muhtār elinden” (Aydoğdu 2011, 784).
Seyrânî, Hazret-i Peygamber’in isminin zikredilmeden cennete girilemeyeceğini, cennetin kapısını salavatın açacağını söyler:
“Cennete Seyrānì girmek ne mümkin
Zikrim ism-i yā Mustafå olmasa” (Aydoğdu 2011, 334).

“Cennetin kapısın sallallah açar” (Aydoğdu 2011, 971).
Seyrânî’nin ölüm karşısında Allah’tan ve Hazret-i Peygamber’den olduğu gibi dostlarından da birtakım istekleri vardır. Şair, necatına bir vesile olması, kabir azabından kurtulması dileğiyle dostlarından mezarına gelip Yasin okumalarını ister:
“Seyrânî der ki dostuna
Kitabın al gel destine
Ölünce kabrim üstüne
Oku sıdk ile Yâsin’i” (Aydoğdu 2011, 590).
Seyrânî, sadece birkaç şiirinde de olsa cennetle ilgili bilgiler de verir. Bu şiirlerinden birisinde sekiz cennet ve yedi cehennemin varlığından söz eder:
“Dìdelerim gine nemu
Fevt olurız cümle kamu
Sekiz uçmak yedi tamu
İsmin bildir baña sādık” (Aydoğdu 2011, 622).
Yine cennette dört ırmak akmaktadır:
“Cennetden dört ırmak akar ceyhūnì
Dünyāda bu şānı zemzemde gördim” (Aydoğdu 2011, 699).
Seyrânî, cehennem ateşinden kurtulmayı dilerken cennete gidip sefa sürmek derdinde değildir. O bir Hak âşığı gibi düşünmektedir. Onun istediği ne cennet ne de huridir. Onun tek dileği Allah rızasını kazanmaktır:
“Toġması farż ammā ölmesi sünnet
Seyrānì ecele eylemem minnet
Kimi hūri ister kimisi cennet
[Ben] Hakk’ıñ rıżāsın gözler ağlarım” (Aydoğdu 2011, 666).
Sonuç olarak Seyrânî’nin, babasının imam olmasından ve bir medrese tahsili görmesinden dolayı dini konularda sağlam bir alt yapısının olduğu ve bu bilgisini şiirlerine yansıttığı görülmektedir. Şair bu dünyanın fani ve ölümün hak olduğuna inanır. Can, Allahü Teâlâ tarafından insanoğluna verilen bir borçtur ve insanoğlu bu borcu öldüğü anda ödemiş olur. İnsan bu dünyada, can ise bedende misafirdir.
Ecelden kaçış mümkün değildir. Ecel gelip insanoğlunu yakalayıp acı şerbetini ona içirince her nesnenin aslına dönüşü gibi ten de aslına yani toprağa döner ve ona dönüşür.
Seyrânî’ye göre ölen can değil, bedendir ve can ölümüyle sonsuz âleme adım atmış olur. Çürümüş bedenler ise İsrafil’in Sur’a üflemesiyle yeniden canlanacaktır.
Seyrânî, ölümden kaçmayı ya da bu dünyaya bağlanmayı istemez. Onun şiirlerinde ölüme karşı teslimiyetçi bir bakış açısı vardır. Bunun yanında onun için ölüm bir “Şeb-i Arus” ya da “tahta at”a binilecek bir bayram günü de değildir. Seyrânî ölümü, hayat sıkıntılarından kurtuluş ve sonsuz mutluluğa kavuşma anı olarak da görmez. Bilakis ölüm ona göre korkutucu, tüyleri diken diken edici bir mefhumdur. Şairin ölüm ve ötesine ümitten ziyade korkuyla baktığı görülmektedir. Ölüm denilince şairin aklına cennetin güzelliklerinin değil, daha çok yılanlar ve çıyanlarla dolu mezarın ürkünçlüğü, cehennemin ateşi ve azabının gelmesi dikkat çekicidir.
Gafletle geçirdiğini düşündüğü ömrü için pişmanlıklar duyan ve kabir azabı ile cehennem ateşinden kurtulmak için Allahü Teâlâ’nın gaffar sıfatına sığınan Seyrânî, Hz. Peygamber’den de şefaat bekler. Ayrıca dostlarından da mezarına gelip Yasin okumalarını ister.
Bunun yanında Seyrânî, dünyaya gelmiş nice sultanları, zenginleri, paşaları, beyleri, yiğitleri toprağın yuttuğunu hatırlatarak kendisine ve insanlığa öğütlerde bulunmaktadır. İnsanlara beş vakit namaz kılmayı, içki içmemeyi, cömert olmayı, yalandan ve haramdan sakınmayı, şeytana uymamayı, takva sahibi olmayı, Peygamber’e salâvat getirmeyi, Kur’an okumayı, gece gündüz içten bir şekilde gözyaşı dökerek ibadet etmeyi öğütler. Samimiyetle bunlarla amel edenler böylece Allah rızasına kavuşacak, cehennem narından kurtulup cennete girebileceklerdir.
KaynaklarAYDOĞDU Betül (2011), Türk Edebiyatında Seyrânî Olgusu: Develili Seyrânî ve Eserleri (İnceleme-Metin), Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Yayımlanmamış Doktora Tezi, Kayseri.KABAKLI Ahmet (1975), Yunus Emre, Toker Yayınları, İstanbul.Kur’an-ı Kerim Meâli (2003), Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara.
Türkçe Sözlük (2005), Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara.

Güler Fedai TÜRKSOY KKTC Ülke Temsilcisi

Kıymetli Protokol,Değerli Konuklar,Aşık Seyrani Kültür ve Sanat Festivali 30. yılı etkinlikleri kapsamında uluslararası türk kültürü teşkilatı TÜRKSOY ve DEVELİ BELEDİYESİ işbirliği ile düzenlenen “uluslararası aşıklık geleneği ve aşık seyrani sempozyumuna” hoş geldiniz,

Türk dili konuşan halkların kültür ve sanatını tanıtmak ve gelecek kuşaklara aktarmak yönünde çalışmalarını sürdüren türksoy adına sizleri saygıyla selamlıyorum.

Öncelikle bu etkinliğimiz çalışmalarında bize her türlü desteği sağlayan T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’na, UNESCO Türkiye milli komisyonuna, etkinliğe ev sahipliği yapan Develi Belediyesi’ne, farklı üniversitelerimizden sempozyuma katılan çok değerli öğretim üyelerine, Türk dünyasının dört bir köşesinden bu etkinliğe katılan aşıklarımıza, şairlerimize ve siz değerli katılımcılara teşekkür etmek istiyorum.
Bizleri onurlandırmaları çalışmalarımıza şevk katmaktadır. Kendilerine minnettarlıklarımı sunuyorum.
Değerli Konuklar;
Resimden heykele, müzikten edebiyata sanatın ve kültürün her alanında buluşmalara öncülük eden TÜRKSOY’un çalışma alanları;
sanatsal buluşmalar, sempozyum, seminer, paneller, sergiler, anma - kutlama günleri, festivaller, onur ödülleri, buluşmalar kapsamında ressamlar, fotoğrafçılar, şairler, heykeltıraşlar ve aşıklar buluşması, geleneksel etkinliklerimizden nevruz, opera günleri ve daha nice kültürel faaliyetlerdir.

TÜRKSOY’un Türk kültür ve sanatının tanıtılmasında ve gelecek kuşaklara ortak kültürel miras olarak aktarılmasında sağladığı katkılar bugün yalnızca Türk dünyasında değil dünyaca bilinir hale gelmiştir.
Önceki yıllarda ağırlıklı olarak Türkiye’de yapılan TÜRKSOY faliyetleri günümüzde artık bütün üye ülkelere ve dünyaya yayılmıştır.
Sürdürülen faaliyetlerle üye ülkelerimizin kültürünün ve sanatının tanıtılmasına, kültürel ortaklığımızın güçlendirilmesine önemli katkı sağladığımıza inanıyoruz.
2010 yılında UNESCO, 2011 yılında New York’ta birleşmiş milletler genel kurulu’nda düzenlediğimiz nevruz kutlamalarında gagauzlar, hakaslar, tıvalılar, kırım tatarları kendilerini dünyaya tanıtma imkânı bulmuşlardır. sayıca az olan, dilleri ve kültürleri yok olma tehlikesi ile karşı karşıya bulunan bu toplulukların kültürlerinin korunması her şeyden önce insani bir görevdir.

Zengin kültürel mirasımız ortak yönleri ve çeşitliliği ile en önemli hazinemizdir. Bu hazineyle aramızdaki kardeşliği güçlendirmeye ve insanlığın hizmetine sunmaya yönelik çalışmalarımız devam edecektir.
Halklarımızın kardeşliğinin ve ülkelerimizin dayanışmasının ebedi olması dileklerimizle TÜRKSOY genel sekreteri Düsen Kaseinov adına sizlere bu anlamlı etkinliğe katılımınızdan dolayı bir kez daha teşekkür eder, kıymetli katılımcılarımızı ve siz değerli konuklarımızı saygıyla selamlarım.

ÂŞIK SEYRÂNÎ’NİN ŞİİRLERİNDE
AİLE ÇEVRESİ VE TEMASTA OLDUĞU KİŞİLER

Yrd.Doç.Dr.Kadir ÖZDAMARLAR*
(Atasözleri, Deyimler, Bilmeceler, Dualar, Yeminler, Nasihatler, Maniler, Türküler, Fıkralar, Satıcı Sözleri)Özet:Âşık Seyrânî 19.Asır Türk saz şiirinin en önemli ^temsilcilerindendir. Hayatı ve şiirleri hakkında bir hayli eser yazılmıştır. Değişik çalışmalar içerisinde bugüne kadar arûz ve hece ölçüsü olmak üzere 826 şiiri tespit edilmiştir. Değişik sempozyumlarda ve toplantılarda hayatı ve şiirleri üzerinde analizler yapılmıştır. Çoğu da yayınlanmıştır.
Seyrânî’nin şiirlerinden hareketle dini şahsiyetler ele alınmış ve işlenmiştir.Fakat bunların dışında aile çevresi ve temasta olduğu kişiler hiç ele alınmamıştır..Babası Hoca Cafer Efendi başta olmak üzere torunları ve hayatında önemli yeri olan şahsiyetler ile bunlara Seyrânî’nin bakışları ilk defa ele alınıp, ortaya konulacaktır.
Anahtar kelimeler: Seyrânî, Develi.
Abstrac:Âşık Seyrânî ıs the most important representatives of the Turkish banjo poetry of the 19th century. There are a lot of books written about his poems and his life .Among various studies, his 826 poems which are written with Syllabic prosody and arûz have been identified so far. Various Analyzes have been made about his poems and his life on different symposiums and meetings. Most of them have been published.

By the help of Seyrânî's poems religious figures were dealt with and discussed. But except for these, his family circle and the people in contact with him were not mentioned. Including his father Hoca Cafer Efendi , his descendants , the figures who took important place in his life and Seyrani’s point of view about them will be discussed and introduced for the first time .
Key words: Seyrânî, Develi
I.GİRİŞ
Âşık Seyrânî 19.Asrın önemli âşıklarından biridir. Önemi bugüne kadar tespit edilmiş 826 şiiri ile bireysel duyguları yanında Tanzimat dönemine ve İmparatorluk içerisindeki sosyal, siyasal gelişmeleri güçlü gözlemleriyle aktarmasında yatar.Bu yönüyle o Türk tarihine özellikle destanlarıyla en çok bilgi aktaran biridir.
Muhteva zenginliği, anlatımındaki kültürel ve estetik değerlerin derinliği ile. Devrinin bir çok âşığını etkilemiş ve âşık meclislerinin açılmasında usta malı olmuş koşmaları hep okunarak açılan bir âşığımızdır.
Hayatı hakkında karanlık noktalar hâlâ varsa da ,bir çok konu da sözlü bilgiler yanında bazı belgelerle de aydınlatılmıştır. Seyrânî 1788 yılında Develi’de doğmuş ve 1873 yılında Develi’de yokluk içerisinde ölmüştür. Seyrânî’nin hayatı fırtınalıdır .Babası Oruza Mescidi İmamı,annesi Emine Hanım’dır.Hoca Behçet,Cafer ve Fatma adlı üç kardeşi vardır.Asıl adı Mehmet Tahir’dir.On dokuz yaşlarında evlenen Seyrânî’nin bu evlilikten Nasrullah, Seyfullah, Emine, Zeliha, Fatma ve Havva adlarında çocukları olmuştur.
1821 yılından beri sekiz yıl kadar süvari olarak Balkanlarda askerlik etmiştir.Askerlik sonrası Develi’ye dönmüş ve dört-beş yıl sonra yedi yıl kalacağı İstanbul macerası başlayacaktır.Burada hem medrese tahsilini ilerletirken bir taraftan da hattatlık ve nakkaşlık ve hatta bir camide de imamlık yapmıştır.âşık meclislerinde hızlı yükselişi, devrin padişahı Abdulmecit başta olmak üzere sadrazam ve adalet mekanizmalarını çok sert eleştirmesi, başına bir şey geleceği endişesiyle bir kervanla Halep’e kaçırılmıştır.
Üç yıl kadar bu bir nevi sürgün hayatı onu pişirmiş, Kadiri tarikatına girmiş ve Develi’ye 1843’lerde dönmüştür.Bu dönemde babası sağdır ve bir çok tarihi kitabeler yazmış ve hat sanatından örnekleri mescit duvarlarına işlemiştir.Ayrıca bazı Develili şahsiyetler ondan el alarak irşat görevini üstlenmiştir.
On iki telli bağlamasıyla arûz ve hece ölçüsüyle sekiz yüz yirmi altı şiir yazmıştır. Bunlardan bir kısmı hem türkü, ilahi ve hem de şarkı formunda bestelenmiştir.
Kitabelerinde Hoca Cafer Efendi bini Mehmet Seyrânî veya Müslim Everekli Mehmet Seyrânî bin Cafer Efendi imzasını kullanan Mehmet Seyrânî üzerinde daha çok arşiv karıştırılması gerekecektir.
Seyrânî’nin şiirlerinde adı geçen özel adlar bir defa ele alınmış,fakat özel hayatındaki aile çevresi ve ünsiyette bulunduğu şahsiyetler üzerinde başlı başına yeterince durulmamıştır. Bizim bu bildirimiz de bu kapalı kutuyu aralamaya çalışan bir deneme olacaktır.
II. AİLE ÇEVRESİNDEKİ KİŞİLER
A.Baba
1.Hoca Cafer Efendi: Seyrânî’in babasıdır.Kimin oğludur,annesi kimdir sorularına
şimdilik kaynaklar cevap vermiyor. Ancak Seyrânî’nin çok önem verdiği babası Cafer Efendi Su Mahallesi Oruza Sokağı Mescidi imamıdır. Everek Ulu Camii’nde yaptığımız bir araştırma sırasında tesadüfen elimize geçen yarım yazma Kur’an-ı Kerim kapağı içerisine, Seyrânî’nin doğumu üzerine şu notu düşmüştür: “
Bin iki yüz üç senesi mâh-ı saferü’l-hayrın on beşinci günü oğlum Mehmet Tahir dünyaya geldi.Cenab-ı Bari ism-i pakin hürmetine hayırlu ömür ile mamur ve tûl-ı ömr ihsan eyleye.Amin”
Bu düşülen doğum tarihine göre Seyrânî H.1203 / M.1788 yılında Develi’de doğmuş ve net adı da Mehmet Tahir’dir.
Kendisinin1259 / 1843’te istinsah ettiği bir yazmada ismini ise şöyle hatırlatmaktadır ki bu tarih Seyrânî’nin Halep sürgün hayatından kurtulup,Develi’ye döndüğü yıldır.
Bunu yazdım yadigar olmak için
Okuyan yazana bir dua kılmak için
Bin iki yüz elli dokuz senesinde
Saferü’l hayrın mah gurresinde
Bunu yazdı ismi Cafer Yazıcı
Kaza-i Develü Everek vilayeti
Yazıcı dediğine göre hattattır ve Yazıcı ‘yı mahlas olarak kullanmaktadır.Bu konuyu aydınlatan ve yazma esere sahip,Dr.Rasim Deniz bir tanıtma yazısında şu bilgiyi veriyor:”Ayrıca yine bu istinsah ettiği yazmada kendi telifi olan:Hz.İbrahim’in oğlu İsmail’i kurban etme destanı, Hz.Muhammed’in oğlu İbrahim’in Hakk’a Yürüyüşü Destanı, Süleyman Çelebi’in Mevlüd’ü, Güvercin Mevlüdü ve bunların duaları Mesnevi tarzında yazılmış istinsahlardır.Bu yazma mecmuada kendi telifi olan iki kitaptan biri,”Hz.Muhammed ile Hz.Hatice ‘nin Evlenme Destanı, ( Kıssa-i Nikâhü’l Nebi Berây-ı Haticetü’l Kübra) ikincisi de Hz. Ali’nin yapmış olduğu cenkleri anlatan “Şi’r-i Hayda” isimli kitaptır.Kitapta h.1259 tarihi1843 miladi tarihini göstermektedir.”
Hoca Yazıcı Cafer Efendi böyle hattat, hakkak, şair ve bir din görevlisidir. Seyrânî’nin âşıklık sahasında alt yapısının neden bu kadar güçlü olduğu ortaya çıkmaktadır.
Ayrıca kimliğini bilemediğimiz Emine Hanım’la olan evliliğinden de dört çocuğu olduğunu daha önce belirtmiştik. Bunlardan derleyebildiklerimiz Âşık Ali Çatak’ın derlediklerinin dışına çıkmamaktadır: Seyrânî’nin bilinen kardeşlerinin soy kütüğü şöyledir:
B.Seyrânî’nin Kardeşleri:
2.Hoca Behçet: Doğum ve ölüm tarihleri belli değildir.Hüseyin adında bir çocuğu ve bundan da Safiye Ergin(1907-1986) adında bir kız torunu olmuştur. Safiye’den de Fatma (1932-), Hüseyin Ergin (1937) ve Ramazan Ergin (1942) adlı çocuklar olmuştur.
3.Cafer Efendi: Şimdiye kadar aile hayatı ile çıkarılan soy kütüklerinde doğum ve ölüm tarihleri belirlenememiştir. Kimliği hakkında bilgimiz yoktur.
4.Fatma :Bunun da Doğum ve ölüm tarihleri belli değildir.Ahmet adında bir çocuğu bundan da Rıza Sungur(1290-1962),Pembe hakkında da isminden başka bir bilgimiz yoktur. 292-1964) Celal Sungur (1294-1928) adlı torunları olmuştur.Bunlardan Celal’in Hayrettin adında bir çocuk(1333-?)ve bundan da:Mahir(1947),Celal (1951),Tahir Sungur(1958),Ayşe Sungur (1960) adlı çocuklar vardır.
C. Seyrâni ve Çocukları:
5. Nasrullah ( ?-1855 ).Kars Muhasarası’nda şehit düştüğü bilinmektedir. Bildiğimiz kadarıyla Zekiye adlı bir kızı olduğu ve Karadeniz taraflarına gelin gittiğidir. Torunları Küçükoğlu soy adları olarak İbrahim,Durmuş, Nezihat, Ali ve Hafize….. adlı çocukları olduğu görülmektedir.
6.Seyfullah: Doğum ve ölüm tarihleri belirlenememiştir.Kimliği hakkında bilgimiz yoktur.Ancak Amerika’da öldüğü tespit edilmiştir.Şerafettin adında bir çocuğu bundan da:Niyazi, Hafize, Seyfullah ve Şükrü adlı çocuklarını biliyoruz.
7.Zeliha: Doğum ve ölüm tarihleri belirlenememiştir.Seyrânî’nin dostu Şahmelik’li Hüssük Baba’nın oğlu Hasan ile evlenmiştir. Ancak Mehmet Fevzi ve Hasan adlı iki çocukları olmuştur. Mehmet Fevzi’nin Bursa’da ikinci evliliğinden orgeneral Sırrı Acar (1898-1964) ve eski vali, milletvekillerinden Muhtar Acar (1901-1970) adlı çocukları ile bunların da kendi çocukları vardır.Genelde bu aile Bursa taraflarındadır.
İşte Zeliha Hanım, babadan gelen tevarüsle on yıla yakın kaldığı ve o sırada Bursa Müftüsü olan oğlu Mehmet Fevzi’ye beş kublelik bir “Gurbet-nâme” yazar:Şiirin başlangıcı şöyledir:
Bursa yollarına diktim gözümü
Ağlayıp kör ettim iki gözümü
Kime emanet ettin elin kızını
Hasretinim oğul gel de gene git
Ananı sılanı gör de git
“Seyrânî’nin Zala” diyorlar bana
Çok gurbetlik kıldın aşk olsun sana
Dokuzu doldurdun giriyon ona
Hasretinim oğul gel de gene git
Ananı sılanı gör de gene git
Hasan’ın ise Mustafa Sarmer adında bir çocuğu ve bunun da Gönül, Hasibe, Cafer, Nuri, Havva, Hatice adında çocukları vardır.
8.Emine: Doğum ve ölüm tarihleri belirlenememiştir. Topalisi ve İdris(1873-1936) adlarında iki çocuğu vardır. Bunlardan Topali’nin Hasibe, Cafer, Nuri, Hava, Hatice adında çocukları vardır. İdris ise bilâ-veleddir.
9.Havva: Doğum ve ölüm tarihleri belirlenememiştir. Bilâ-veleddir.Babasının ölümü üzerine şu dört kublelik ağıtı yazmıştır:
Düzen verdin çalamadın sazını
Süremedin şu baharın yazını
Kime koydun gittin Havva kızını
Kahrından mı gittin bilemiyorum
Ne halde olduğun göremiyorum.
Güne bir uzuyor babamın yolu
Gözümden akıttım bulanık seli
Bergüzâr eyledim diktiğin gülü
Nakarat
10.Fatma: Doğum ve ölüm tarihleri belirlenememiştir. Asiye, İsmail Danacıpğlu, Haydar Danacıoğlu adlı çocukları olmuştur. Bunlardan Haydar Danacıoğlu’nun ise Durmuş ve Muhittin adlarında çocuklara sahiptir.
III.HAYATINA ETKİ ETMİŞ KİŞİLER
11.Agop Ağa: Seyrânî dostu bir Ermeni’dir.Sultanoğlu namıyla anılır.Develi’de deri ticareti yapmıştır. Seyrânî’ye yardım eden bir kişidir.Bir seferinde:
Seyrânî’yi iyi tanı
Osmanlının büyük şanı
Düşman sarmış çevre yanı
Yadı içe katıcı olma diye
Sitem eden Seyrânî ile 1832 yılında Niğde ve Konya üzerinden İstanbul’a seyahat ederler.Ayrıca sonradan Müslüman ve Kadiri tarikatına girerek Seyrânî’nin müridi olmuştur. Çok varlıklı olan Sultanoğlu Develi’de ve bağlı köylerde cami, çeşme, köprü yaptırmıştır.
12.Ahmet Paşa ( Kaptan-ı Derya ).1796-1878.Kayseri doğumludur.Askerliğini yapmak üzere İstanbul’a geldiğinde Bahriye Nazırlığı’na kadar yükselmiştir.İlk mecliste ayandır.Sultan Abdulaziz’i tahttan indirenler arasındadır.
Seyrânî’nin İstanbul’da bulunduğu sırada bir hayli ilgisini gördüğü kişidir.
Âşık Nami:19.Asır âşıklarındandır.Seyrânî’nin İstanbul’da ilk atıştığı kişidir..
13.Develü-zadeler: Oğuzların Eymür Boyuna mensup Develi Obası buraya yerleşir ve buraya kendi oba adlarını verirler. Daha sonra buraya en fazla hükmeden ve yöneticilik yapan aile de Develioğlu’larıdır. İçlerinden önemli yöneticiler,devlet adamları,milletvekilleri ve ulema yetişmiştir.
Seyrânî “Develi’ye Destan” adlı destanında bu geniş aile hakkında şunları söyler:
Develü-zâdeler devlet malumu
Ehline malumdur sözün mefhumu
Hiç çakal olur mu aslan mahdumu
Namertlerin tuttu diye tuzağı

Dede Efendi’nin oğlundan gayrı
Yok alimlerinde haz eden hayrı
Sair alimleri olur haşarı
Yemeseler eğer beylik kaymağı
Diyerek övmekle yermek arası bir görüş sergiler.Bu aileden en çok fayda gördüğü kişi Develüzade Ahmet Ağa’dır.
a. Develüzade Hacı Ahmet Ağa:19.Asır’da Develi voyvodasıdır.Münevver bir kişidir.Cafer Efendi’nin ricası üzerine on dokuz yaşına gelen Seyrânî’nin evlenmesine vesile olur. Ayrıca Yukarı Develi’deki konağı da 1885 yılında ilk modern okul olarak kullanılır.Develi eğitiminde uzun zaman hizmet verir.
b. Develüzade Hacı Kasım Paşa.( ?-1876) Askeri bir Paşa’dır. Saray’ın Muhafız Komutanlığını yapmış ve daha sonra da Zor Mutasarrıfı olmuştur.Buradan da başarılı çalışmalarından sonra Şam valiliği yapmıştır. Kayseri’de bir de Hacı Rauf Bey adında kardeşi vardır.
Seyrâni’ye hem İstanbul’da ve hem de Halep’te sürgün bulunduğu zamanda yardımları olmuştur. Develi’den gelirken, Gaziantep Müzesi’nde 1870’lerde hediye ettiği altın varaklı bir yazma Kur’an-ı Kerim vardır.Başarılı bir yönetici olduğu anlatılır.
14.Hacı Maviş Ağa: Kendisi Develi’nin Tombak köyündendir. Sarayın Suyolcusu’dur. İstanbul’a geldiğinde Seyrânî’nin elinden tutmuş ve tanınmasına, şöhret kazanmasına sebep olmuştur. İsmine Mustafa Özkan nüshasındaki Seyrânî’nin “İlm-i Hikmet Destanı”nın son kublesinde rastlanılmaktadır.
Seyrânî’nin sivri dili ve âşıklar arasında şöhretinin çekilememesi dolayısıyla,öldürül- mesinden korkulunca, kıyafeti değiştirilerek bir kervanla, Haleb’e kaçırtan bu şahıstır.
15. Hüssük Baba: Seyrânî’nin yakın dostu ve kızı Zeliha’nın kayın pederidir. Seyrânî’nin bu adama karşı yakın bir muhabbeti vardır.
16.Kozanoğlu:Bu Çukurova’da hüküm süren Avşar beylerinden biridir.Kozanoğlu namıyla ünlenmişlerdir.Söz konusu bu kişi Kozanoğlu Ahmet Bey’dir.Seyrânî Halep dönüşünde ziyaret etmiş ve bu Ağa’dan bir hayli ilgi görmüştür.Nitekim Kozanoğlu oğlu için , Develioğlu’ndan kızını istemiş,fakat kızın bu talebi ret etmesi üzerine Kozanoğlu da Çukurova’da ticaret yapmak için gelen Develili tüccarları soydurmaya başlamıştı.Bu esnafların şikayetlerini Develioğlu’na iletmeleri üzerine işi tatlıya bağlamak üzere Seyrânî’nin başkanlığında bir heyet Kozanoğlu ile görüşüp, işi tatlıya bağlamışlardı.
IV. DİNÎ HAYATINDAKİ KİŞİLER
17.Ahmet Efendi(Yüzbaşı): Develi’de Askerlik Şube Başkanıdır.Kimliği hakkında bilgimiz yoktur.Seyrânî’nin mürididir.
18.Borlu Kuddusi Baba:(1760-1848) Şair mutasavvıf.Aslen Kahramanmaraşlı bir aileden gelmedir. Bundan dolayı tanınmış künyesi Maraşlıoğlu Ahmet Kuddusi bin Abdullah’tır. Bor’da yaşadığı ve öldüğü için Borlu Kuddusi Baba adıyla şöhret bulmuştur.Kadiri tarikatı şeyhidir.Basılmış Türkçe Divanı ve Hazinetü’l Ersrâr ve Ganimetü’l-Ebrar adlı basılmış kitapları vardır.
19.Deli Hasan: Doğum ve ölüm tarihleri yanında kimliğini de tespit edemedik.
20.Derviş Osman :(1795 ?- ?)Şair. Kayserili İmam Ali’nin torunudur..Babası Halil İbrahim’dir.Aile zamanla Madazı’ya yerleşmiş ve aşığımızda burada doğmuştur.Derviş Osman’ın Mıstık, Ağca ve Osman adlarında kardeşi vardır. Elif Hanım adında biriyle evlenmiş ve bu evlilikten de dört kız, dört oğlu dünyaya gelmiştir.Bu çocuklarının kimi şehit olur.Kırk yaşından sonra gözü görmez. Mezarı Yazıbaşı köyü mezarlığındadır.
Şiirlerini kendi eliyle bir cönkte toplamış ve bu şiirleri hayat hikayesi ile birlikte yayınlanmıştır.
Seyrânî ile Derviş Osman çok erken dönemlerde dost olmuşlar, karşılıklı atışmışlardır.Ayrıca Derviş Osman Seyrânî’nin mürididir.
21.Ebil-zâde Abdüsselam Efendi:Zamanın Develi Müftüsü Ebil-zâde İsmail Efendi’nin kardeşidir ve Seyrânî’nin de mürididir.
22.Hacı Torun Efendi.(1799-1885) Esas adı Mehmet Salih’tir.Kayseri’nin şöhretli imam ve müderrislerindendir.Nakşibendi tarikatındandır.Altı kitabı vardır.Bunların en meşhuru: İşaratü’l-Kur’an’dır..
23.Hasan Kozani:Hacı Hattat diye anılır.Halid-i Bağdadî halifelerindendir.1863 yılında ölmüştür.İki eseri vardır:Arapça Divanı ve basılmış Mevlid’i. Bir ara Develiye gelmiş ve Seyrânî’de hizmetinde bulunmuştur.
24.Kara Kadı.İsmini tespit edemediğimiz bu kişi her halde Develi kadısı olmalıdır. Seyrânî’nin samimi bir mürididir.
25.Kayseri Kadısı:Kimliği hakkında bilgi edinemedik.
IV. SONUÇ VE TEKLİFLER
Görüldüğü gibi bir kere çok yönlü bir sanatçıdır.Devrinin günlükçüsüdür,sözü boşuna söylenmemiştir.Her ne kadar gezdiği ve bulunduğu yerlerin bir coğrafi haritası şimdiye kadar çıkarılmamakla beraber Osmanlı devletinin geniş bir coğrafyasında bulunmuştur.Hem âşıklar arasında şöhret bulmuş ve hem de zamanın önemli bürokratlarıyla beraber olmuştur.Sürgün olarak gittiği yerden Kadiri halifesi olarak dönmüştür.Böylece etrafında geniş bir insan çemberi vardır.Biz bunlardan isimleri kesin belli olanları aldık.
Öncelikle Seyrânî’nin gezdiği ve dolaştığı yerlerin bir haritası mutlaka çıkarılmalıdır. İkincisi de gerek aile içerisinde, gerek çevresindeki insanların,gerek atıştığı âşıklar dünyasındaki kişileri,gereksi dini hayatındaki kişilerin kimlikleri mutlaka ortaya çıkarılmalı ki Seyrânî ile ünsiyetlerinin boyutları ortaya çıkarılabilsin. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.
V.KAYNAKLAR
a.Kitaplar
ÇATAK,, Âşık Ali , Bütün Yönleriyle Seyrânî, byy-bty
DEVELİOĞLU Abdullah, Büyük İnsanlar, Üç Bin Türk ve İslam Müellifi, İstanbul bty
EVEREKLİ Müftüzade Ahmet Hazım, Sanihat-ı Seyrânî İstanbul 1340
İSLAMOĞLU, Mustafa Seyrânî, Hayatı ,Kişiliği Sanatı, Şiirleri, İstanbul 2002
KOÇER, H.Zeki, Kayseri Uleması, İstanbul 1972.
KÖKSAL, M.Asım, Hak Aşıkı ,Büyük Mürşid Ahmet Kuddusi,İstanbul 2001.
ÖZDAMARLAR, Kadir Develi Lisesi’nin Kuruluşunun 50.Yıl Anısına, Develi Eğitim Tarihi, Develi 2008
PAKSOY, Ethem , Derviş Osman,Hayatı-Sanatı-Şiirleri, Develi 2010.
YEDEKÇİOĞLU, Kazım, Öğünmek Gibi Olmasın Ama Kayseriliyim,Kayseri 1990
b.Yazılar
BOZYİĞİT, A.Esat , Seyrânî’de Özel Adlar, Erciyes Derg.,16 (189), 9 / 1993, 13-18
DENİZ, Rasim, Develi’li Âşık Seyrânî’ye Dair Bazı Notlar, Alkış Derg.,10 (58), 7-8 / 2011
ÖZDAMARLAR., Kadir ,Âşık Seyranî Üzerine Araştırmalar:1, Âşık Seyrânî’nin Bestelenmiş Şiirleri,Çağdaş Develi Gaz.,23.03.2012
ÖZDAMARLAR, Kadir,Develioğullarından Devlet Adamları ve Alimler,Develi Diyarı Derg.,7 (8), 3 / 2012, 12-13
ÖZDAMARLAR, Kadir”,Sırrı Acar” mad. Kayseri Ansiklopedisi,C.1, İstanbul bty,
ÖZDAMARLAR, Kadir , Belgelerde Âşık Seyrânî, Alkış Derg.,10 (58), 7-8 / 2011,11
ÖZDAMARLAR, Kadir Edebiyatımızda Seyrânîler, Çağdaş Develi Gaz.,15.07.2011
SATOĞLU, Abdullah ”Ahmed Paşa” mad. Kayseri Ansiklopedisi, Ankara 2002


Prof.Dr.M.Kemal ATİK
Seyrani’ye Göre Mutlak Varlık
Mutlak Varlık nedir? Var mıdır? Gerçek varlık hangisidir”? Soruları düşünce tarihinde baştan beri tartışılan konulardan biri olmuştur. Bir Felsefe dalı olan ontolojinin temel konuları arasında yer alan bu sorulara cevaplar bulunmaya çalışılmış ve bu cevaplara göre düşünceler oluşmuş; buna dayalı olarak ta farklı felsefi ekoller ortaya çıkmıştır. Bu ekollerin önemlilerinden biri de tasavvuf ekolüdür. Bu ekole mensup olanlara göre Allah vücudu mutlaktır. Bütün varlıklar onda mevcuttur. O, bir güzelliktir, hüsnü mutlaktır, cemaldir. Bu güzellik bir nur halindeydi. Bu nurdan ve bu güzellikten kâinat meydana geldi. O, güzel olan Varlık, tüm canlılara aşk verdi, sevgi verdi. Zaten kâinat da aşk sebebiyle meydana geldi. Varlıklar tecelli edince üç cevher meydana geldi: “Vücudu Mutlak, “ Hüsnü Mutlak, Hayrı Mahza”, yani “Varlık, güzellik, iyilik”. Bunun zıtları da doğdu. Bunlar da: “Adem, kubuh, lâhaya”dır”. Yani “yokluk, çirkinlik, kötülük”. Ancak, yokluk, kötülük, çirkinlik bunlar birer hayaldir. Gerçek varlık hüsnü mutlaktır. O da Allah” tır. İnsanlar ve diğer yaratıklar ise onun birer zerreleri ve tecellileri / yansımalardır. Bu ana varlığa “Aşk” ile erişilebilir. Bu vuslata “fenafillâh” denir. Buna mani olan ise “ Nefs”dir. Nefse üstün gelebilmek için de aşk lazımdır. Yokluktan, çirkinlikten, şerden kurtulmak için insana “İlâhî Aşk” gerekir. İşte o zaman “Mutlak Varlık”a yani Aşkın Aşkına erişilir ki burası vuslat makamıdır.
Değerli Misafirler! Yukarıda da kısaca temas ettiğimiz üzere insanoğlu metafiziksel ve dini konuların merkezinde yer alan Ezel ve Ebediyetin ne olduğu meselesinin çevresinde dönmektedir. Maddi alanda Mutlak ve Sonsuz Hakikate Yani Allah’a uzanan birçok gerçeklik ya da varoluşların farkında olma tarz ve dereceleri vardır. İşte Seyrani’nin zihninin derinliklerinde de Ezel ve Ebed fikri vardır ve bu fikir onun ruhunun derinliklerinde yankılanmaktadır. Ezel ve Ebediyet mefhumu sonsuzluk ve mükemmellik kavramlarını çağrıştırmaktadır. Bu mefhum Mutlak ve Sonsuz Varlığı, İlâhî birliği ifade eder. Biz burada Seyrani’nin Mutlak Varlık, Kâinat, Ebediyet alanına ait duruşunu arz etmeye çalışacağız. Bilindiği üzere Seyrani’nin şiirleri dînî, ahlakî temalar yanında ilahî aşka yönelik terennümleri de içerdiğinden dolayı Tasavvuf Edebiyatı şairleri arasında değerlendirmemiz doğru olur düşüncesindeyim.
Seyrani’nin Mutlak Varlık hakkında şiirlerine yansıyan inınşlarını şöyle ifade edebiliriz: O’na göre Zât-ı Mutlak’tan evvela nurlar âlemi tecelli etmiştir. Varlık âleminin bilfiil zuhur âlemine çıkması, Vahdet Güneşi ile olmuştur. Her zerrede O’nun kudreti tecelli etmiş, “KÜN “ emriyle bütün varlık âlemini yaratmıştır. Onun için de Zâhir, Bâtın, Evvel, Âhir hep O’dur ve O’ndan başka varlık yoktur. Eşya ve Kâinat, Allah’ın zâhiri; Allah, eşya ve kânatın bâtını ve ruhu mesabesindedir. Çünkü vücud birdir. Tanrı, bizim düşündüğümüz hiçbir şey değildir, Bizler ondan geldik, yeniden ona gidiyoruz.
Şems-i vahdetden tecellî etmiş envâr ibtidâ
Eylemiş feyz-i nübüvvet sırrını var ibtidâ.
( Yani:Birlik güneşinden evvela nurlar tecelli etmiş
Nübüvvet feyzı sırrını evvela O var eylemiş)
Zihnime sığmaz ilâhî künhü zât-ı Vahdet’in
Müncelî her zerrede âsâr-ı feyz-i kudretin
(Yan:İlahi birliğinin zatını anlamak zihnime sığmaz
Her zerrede gizlidir kudretinin sırları).
Muhtelif mevcûdu îcâd eyleyen bir emr-i “kün”
Nârı nûrda nûru nârda meczeden heb hikmetin
(Yani:Ol emriyle tüm varlık alemini bir anda yaratan
Hep hikmetindir ateşi ışığa, ışığı ateşe karıştıran)
Hiss-i Tevhid doğmamış insanda binlerce asır
Hâlıkı isbât muahhâr oldu inkâr ibtidâ.
( Yani:Tevhid akidesi doğmamış insanda binlerce asır
Yaratanı önce inkar, sonra ispata girdi beşer).
Seyrani’ye göre hayatın ve güzelliğin kaynağı mutlak güzelliğin kendisidir, eşyanın kaynağı ise Vücudu Mutlaktır. Hayatın başlangıcını Allah’ın Mutlak güzelliğinde, ebediliğini ise yine bu güzelliğin verdiği ebedi aşkta aramalıdır. Ona göre, Birliği arayan ruhunun kapılarını bu ummanda bulacaktır. İşte Seyrani bu kapıyı şöyle anlatır.
Mimar olan elin çekmez yapıdan
Biçâre Seyrânî geçmez kapıdan
Aşkın gemisine edip kapudan
Sensin deryalara saldıran beni
Kaldır seyrani parmağın
Vaktidir Hakka durmağın
Deryaya akan ırmağın
Katre olsam sellerine
Seyrani’ye göre Mutlak Birliği algılamak için din ve dünya bilimlerine değil, başka ve daha derin bir bilgiye, yani AŞK bilgisine ihtiyaç vardır. Aşkın ilk adımı ise kendine bakmaktır. İçindeki âlemi görmektir. dışarıdaki âlemi anlamaktır. Seyrani’ye göre Hak bütündedir ve birlik görünüşte tecelli eder. Ona göre duyulardan başlayıp düşünceye yükselenler irfan sahibidirler. Seyraniye göre Arif, Fuzuli’nin: “ Ârif oldur bilmeye dünya vü mâ-fîhâ nedrir” mısraında dile getirdiğidir. Yani, ne fizik, ne biyoloji, ne sosyoloji bizi Mutlak Varlığa ve onunla bağlantımızı kuran eyleme götüremez. Bilim bizi ayrı ayrı kapılardan gerçeğe götürür, ama yine de birliği veremez. O birliğe Hakikat ve Marifet kapısından girilir. Ancak Ârif olan o kapıdan girerek Hak varlığında yok olur.
Seyrânî hikmet-i Mevlâ aşk u sevdâdır ezel
Sırr-ı esrârı âşık-ı ârifan ölçer döker
(Yan: Seyrani, Mevla’nın hikmeti ezelde aşktır.
Sırların gizemini âriflerin aşkı çözer).
Allah’ın “gizli bir hazine olduğu” Hadis-i Kutsisi, Allah’ın sevme ve sevilme arzusuna ilişkin bu duygudan çıkmıştır. Seyrani gerçeği bilme aşkı olan aşığın bu halini şiirsel imgelerle anlatmaya çalışmıştır:
Lafzı “küntü kenzi mahfî” vahdetin ma’nâsını
Lâyıkiyle fehmeden Muhtar-ı Serdâr ibtidâ.
Ahmed-i Muhtar’dır sermâye-i feyz-i vücûd
Eylemişdir hilkatin esrârın izhâr ibtidâ.
Ben bir abd-i hakperestim ey Nebiyyi muhterem
Âşık-ı Seyrânî’yi et kendine yâr ibtidâ.
Bütün varlığın tek ve eşsiz Vücûd-ı Mutlak’tan belirdiğini, bu Zât-ı Mutlak’ın kendisinde mevcut olan şe’n ve nisbetleri izhar etmesiyle sonsuz birçokluk meydana geldiğini, fakat bu çokluğun hakîkî birer varlık olmayıp her an bir hal ve şe’nde bulunan Zât-ı Mutlak’ın yaratmasıyla meydana geldiğini Seyrani şöyle anlatmaya çalışır:
İlâhi halk iden sensin meniden işbu insanı
Getürdin kenz-i mehfîden cihânı cism ile cânı
Sen ol hallâk-ı vâhidsin şerîkin hem nazîrin yok
Sen ol rezzâk-ı dânâsın kadîm-i ferd-i sübhânı
İşiddüm mücde “lâtaknetu min rahmetillâh” ben
Ümidim kesmezim yârab umarız derde dermânı.
Tutdu vahdet vechine kesret sıfatın Hak nikâb
Künhü zâtı vahdete etmez sıfatı feth-i bâb.
Etdi idhâl bir turâb unsurda bin bir ma’deni
Âbı bârı bâdını bu veçhile sen et hisâb.
Zâhiren bin bir hakîkat ismi dört bin dört olur
Her bir ismi çeşm-i irfâna açılmış bir kitâb.
İlm-i mahlûku hakîkat ilmine nisbetle bil
Çeşm-i mûr-veş noktadır “Allahu a’lem bissevâb”
Seyran tüm sûfiler gibi kâinatı bir ilahi tecelliler diyarı olarak kabul eder. Görünenden görülmesi gereken Mutlak Varlığa ulaşılacak köprülerin insan gönlü ve insan yüzü olduğunu söyler. Çünkü insan gönlü, tecelli saltanatının tahtlarıdır.
Câm-ı tecelliden teşneyim mül’e
Var nispetim akranlıkda bülbüle
Bülbül meftun ise dikenli güle
Seyrânî aşıkdır bir Allah’ına.
(Yani: İlahi sırların tecelli haline susadım ben
Var benzerliğim akranlıkta bülbüle
Bülbül dikenli güle ne kadar âşık ise
ben de Allah’ın tutkun bir âşığıyım).
Yanmadan uslanmadı gitdi dil-i dîvâneler
Yâ neler var aşk ile yanmış tutuşmuş yâ neler
Döne döne yanmayınca bilmedi pervâneler
Nur mu nâr mı künhünü o şem’in asl-ı zâtına
(Yani: Yanmadan uslanmadı, usanmadı erenler
Aşk ile yanıp tutuşan pervaneler, daha neler
Geceleri ışığın etrafını tavaf eden kelebekler
Hakikatin nur mu ateş mi olduğunu bilmediler)
Öyle bir şem-i cemâle yandı kalb pervânesi
Benzemez hiçbir cemâlin şem’inin müşkâtına
(Yani: Gönül pervanesi öyle yandı ki bir ilahi güzelliğe
Benzemez bulunan güzelliğin hiçbiri güzelliğine)
Sırr-ı aşkın künhünü bilmez diyen bilen demez
Zevk-i vuslat nimetin bilmez yiyen bilen yemez
(Yani:Gizli aşkın hakikatini bilen demez, diyen bilmez
Maşûk’a(Allah’a) kavuşmanın hazzını bilen tatmaz tadan bilmez)
Seyrani sırrı aşka vasıl olmayı, Mutlak Varlık’ta haşrolmayı arzu ediyordu. Tıpkı Tur-i Sina’da Allahı görmeyi arzu eden Hz. Musa gibi. Seyrani de Hz.Musa’nın Tur Dağında Tanrı tecellisine mazhar olduğu beyan edilen A’raf suresinin 143 ve 155, Tâhâ,100, Neml, 7, Kasas,29. Ayetlerine telmihte bulunur:
Tûr-u Hak Seyrânî’nin kalbinde gizlenmiş
Benzemez ebyât-ı aşk Mûsâ Kelîm Tevrât’ına
(Yani:Seyrani’ye göre aşk mısraları, aşk şiirleri aşkın kendisi benzemez
Tur-i Sina’da Allah’ın Hz. Musa’ya tecelli edip konuşmasına)
Tur dağında Hz.Musa’ya tecelli eden Allah’ın kendi gönlüne de tecelli niyazını da şu mısralarıyla ifade eder:
Miracıyem ben de Musa-yı aşkın
Ya Rab tecelline tur eyle beni
Sönük yıldızıyım semayı aşkın
Nur-i zatınla pür nûr eyle beni
Artıran kadrini verd-i aşkımın
Feryâd-ı bülbüldür vird-i aşkımın
Neylesin Lokman’ı derd-i aşkımın
Destine kudretden çâre geçince
Seyrânî unsurun bir pâk-i tiynet
Olmasa cevheri ruhunda himmet
Kokar mıydı sana verd-i hakikat
Gülün bûyı kalmaz hâre geçince
Seyrani bütün varlıklardan ayrıldığı için gariptir. O, bir olanı kazanmak için her şeyi kaybetmiştir. Büyük Aşka kavuşmak, onda kendini bulmak için her şeyini feda eder. Vuslata ermeden önce hicran ateşiyle yanar. Allah’a giden yolda ilâhi iksiri, varlıktan varlığa çarpan içsel fırtınaları zaman zaman yükseklere serpilir. Vecde gelir ve kendi gerçeğini, kendini kaybedercesine ilahi aşka dalar:
Ey nazârgâhı celîlinden beni mehcûr eden
Şânına lâyık mıdır bu bîvafâlıklar neden
Varlığın yokluk kabul etmez senin bir vechile
Evvelü âhir zâhir ü bâtın gelen sensin giden
Şems-i cevrinle gövündüm yok mu bir gölgen senin
Haşre dek yansın mı böyle bendeki bu cân u ten
Yasdığım olsa da yatsam zıll-ı lûtfunda ilâh
Bir muhabbet görmedim zâtınla yâr incinmeden
Müşterek bir cilve var mâbeynimizde sevdiğim
Tende mutlak sen değilsin gayret-i ahdin güden
Bende benlikdir sana sensin diyen sen dediren
Bülbül-i Seyrânî’ye aşkın sebeb ey gül beden
Tasavvufta kulun bu haline vuslat makamı denir. Bu makama ermek için kulun, zikretmesi, fikretmesi, aşk ve çile çekmesi gerekir. Böylece kul beşeri özelliklerden çekilip ilahi özellikleri elde ederek, vahdet tecellilerini müşahede makamına yükselir.
Musiki ve sema büyük üstad Hz. Davud’da nasıl ilahi bir değer ise, Seyrannin zihninde de aynı değeri taşımaktadır. Denilir ki Davut Peygamber, Tanrı’ya karşı derin aşkını ve inanışını, o zaman adı Mizmar olan bu eski sazla söylerdi. Davud’un mezamir adlı tarihi ilahileri ve dünyaca meşhur Davudî sesi, terennümleri yanık insan feryatlarına
benzeyen bu ney ile ilgilidir. Türk ruhunun İslam imanında gördüğü derin tefekkürü ve ilahi aşkı Seyrani sazın tellerinde şöyle dile getirir:
Neğme-i Hakk’ı işitmek ister isen merd-i hûş
Cân kulağından haberdâr ol sedâ-yi neyde gel
Zâhirinden etme istikrah bâtın zevkin al
Sanma sen vahşîce bir bâzice var hey hey de gel
Ne hikmet ehl-i irfânın çalınsa meclisinde
Müsavî addederler ergunûna savt-ı tambûru
Niçün kurban edilmişler Nesîmî Şeyh-i Ekberler
Kim öldürdü “Enel Hak” zâkiri Hallâc-ı Mansûr’u
Eğer böyle zamanda gelse Davud ve Eflâtun
Ne haddi eylemek icâd kemânı sazı santuru
Yanarken od gibi izhâr eder hoş bûyi Seyrânî
Buhar ile ederler fethi bâb-ı beyt-i zembûru
Kâinatta canlı, sürekli bir oluş vardır. O oluşa katılma, Allah'ın tecellilerini bir başka gözle görmektir. Evrende asıl olan aşktır, sevgidir. Aşkın kaynağı Allah katındadır ve oradan bir parça aşk bütün evrenlere yayılmıştır. Allah'ın oluşu idare eden sevgisi bütün varlık ve olaylarının en içine, onu karakterize edecek şekilde yerleşmiştir. Varlıkların ve olayların gerçek anlamına, oradan evrenin anlamına ve Allah gerçeğine ulaşmak için, her şeyin özüne doğru gidilmelidir. "Fenâ mertebesi"ne ulaşan mutasavvıf, ancak o mertebede kendisini Allah'ın halifesi gibi görüp bütün oluşabilir, Seyrani bu alemde her şeyin Allah'ın bu evren ve evrendeki varlıklara çizdiği boyutlar içerisinde, varlığın devam ettirdiğini, bütün zaman ve mekânlarda, bütün varlık katmanlarında meydana gelen her şeyin Kudret-i Hallak’ın takdir ve hikmetiyle devam ettiğini dile getirir:
Çarh-ı felek dönerek burc-ı devrân ölçer döker
Arş u kürsi devr eder şems-i nûrân ölçer döker
Günde yetmiş yüz yıllık yola gitmede mülk ile
Yedi kat zemîni gök mâh-ı tâbân ölçer döker
Saf saf melekleri hizmet içün mü’minlere
İlm-i hikmet kudreti ancak mercan ölçer döker
Seyrani Hakikati bulmak için onu başka bir amacın hizmetçisi haline koymamak için nefsiyle mücadele eder. O Hakikati son menzil olarak kabul eder. O bu konuda billurlaşmış bir akideye sahiptir.O, hakikat uğrunda gururunu, şöhretini, ümidini ve menfaatini terk etmiştir. O Mutlak Varlığa vasıl olmak için tehlikeleri hiçe sayan, hatta tehlikelerden kendini hak için kurban etmeye bile çalışmıştır. Hakikat sevdası onu yüce ahlaka ve insanlığa götüren birinci yol olmuştur.
Gel Seyrânî durma ağla
Kara giyin mâtem bağla
Coşkun sular gibi çağla
Karış aşkın sellerine
Yönüm Hakka döndürseler
Kemiğimi kavursalar
Harman gibi savursalar
Muhabbetin yellerine

Seyrânî kaldır parmağın
Vaktidir Hakka durmağın
Deryâya akan ırmağın
Karta olsam sellerine


Musa NƏBİOĞLU
Azərbaycan


AZƏRBAYCANDA AŞIQ SƏNƏTİ SOVET DÖNƏMİNDƏ

Hörmətli simpozium iştirakçıları, əziz saz-söz pərvanələri! Sizləri Azərbaycan Aşıqlar Birliyi və aşıqlarımızın adından salamlayır və festivalın işinə uğurlar arzulayıram.
Hər birinizin çöhrəsində sazın nuruna boyanmış təbəssümü görəndə adamın ürəyi fərəhdən dağa dönür və Ulu öndər Heydər Əliyevin sözləri yada düşür: Biz bir millət, iki dövlətik. Saz isə bizim ən qədim musiqi alətimizdir. Ulu dədələrimizin bir əlində qılınc olanda, bir əlində saz olub. Saz bizim milli varlığımızın təsdiqidir. Azərbaycanın xalq şairi, çağdaş dövrümüzdə Türk dünyasının çox ünlü yazarı, Azərbaycan Aşıqlar Birliyinin sədri Zəlimxan Yaqub haqlı olaraq deyir ki:

Millətimi saz anladar, saz anlar,
Saza baxsın tariximi yazanlar.

Bəli, saz bizim tariximizdir. Ozan-aşıq sənəti Azərbaycanda ta qədimlərdən formalaşmağa başlamışdır və xalq yaradıcılığının mühüm tərkib hissəsi kimi yalnız xalqın istəklərini tərənnüm etmir, Azərbaycanın görkəmli folklorşünas alimi, mərhum professor Azad Nəbiyevin dediyi kimi, həm də xalq yaradıcılığı bulağı olmaqla xalqın spesifik mədəniyyətinin formalaşmasına çox güclü təsir göstərir və mədəniyyət yaradıcıları üçün ilham mənbəyi kimi çıxış edir. Aşıq musiqisi xalq mühitində yaranmış şifahi xalq yaradıcılığı musiqi formasıdır və təsir gücü, məşhurluğu və kamilliyi baxımından analoqu yoxdur.
Özündə poeziya, musiqi və ifaçılığı birləşdirən aşıq sənəti həm də xalqın fəlsəfi mədəniyyətinin formalaşdığı xüsusi bədii təfəkkür sahəsidir. Bu sənətin xalq yaradıcılığından irəli gələn öz qanunauyğunluqları vardır: Aşıq insanın mənəvi dəyərlərini, əməllərini tərənnüm edir, onun mövzuları məhəbbət və təbiət gözəlliyi, tarixi qəhrəmanlarımız, bir sözlə, insan və onun əməlləridir.
Bu gün saza tapınmaq həm də tariximizə tapınmaqdır. Bədii yaradıcılıq forması kimi bu sənətin kökləri xalqımızın dərin tarixinə, mövcudluq təcrübəsinə söykənir və həyatın özü onu daim zənginləşdirir. Aşıq musiqisinin mövzuları həyatın özü kimi çox rəngarəngdir – xalqın azadlıqsevərliyi, igidlərin qəhrəmanlığı, onların cəsurluğu, alicənablıq, düzgünlük və xeyirxahlıq kimi milli xüsusiyyətlərin hər biri tariximizin bir səhifəsinə ayna tutan qəhrəmanlıq və məhəbbət dastanlarında öz əksini taparaq aşıqlarımızın sazında-sözündə nəsillərdən nəsillərə keçərək bu günümüzə gəlib çatmışdır. Bu nöqteyi-nəzərdən yanaşsaq aşıqları həm də salnaməçi adlandıra bilərik. Aşıqlar öz dövrlərinin qəhrəmanlarının şəninə dastanlar qoşaraq onları yaşatmışlar. Burada «Əsli və Kərəm», «Qurbani», «Abbas və Gülgəz», «Aşıq Qərib», «Məsum və Diləfruz», «Əmrah», «Tahir və Zöhrə», «Koroğlu» kimi dastanların adlarını çəkmək olar.
Aşıq sənəti tarixin sərt sınaqlarından üzüağ çıxıb, bütün məqamlarda özünəməxsusluğunu qoruyub, yad təsirlərə qarşı dözümlü olub. Azərbaycanda 70 illik sovet dönəmində də heç nə onu öz yolundan döndərə bilməyib. Ulularımızdan ərməğan olan bu sənəti bəzən öz canları bahasına da olsa, aşıqlarımız yaşadıblar. Və sərhədlərin bağlı olduğu o illərdə saz sərhəd tanımayıb, əlimiz bir-birimizə çatmayanda bizi saz birləşdirib, dərdimizi də sazla ifadə etmişik, sevincimizi də. Saz türkün mənəvi dünyasının xəritəsini cızıb.
Mən bu gün burada aşıq sənətinin Azərbaycanda sovet dönəmində keçdiyi yol haqqında qısa da olsa məlumat verməyə çalışacam. XX yüzilin əvvəllərində Azərbaycanda Sovet rejiminin qurulması ictimai-siyasi həyatda olduğu kimi, ədəbiyyata, mədəniyyətə də təsirsiz qalmadı. Yazarlar kimi, sənət adamlarının da qarşısında şərt qoyuldu ki, sovet ideolojisini təbliğ etməlidir. 1928-ci ildə Bakıda aşıqların I Qurultayı keçirildi. Bundan bir əvvəl – 1927-ci ildə isə belə bir Qurultay Gürcüstanda Borçalı aşıqları üçün keçirilmişdi. O zamanlar Moskvanın icazəsi olmadan respublikalarda heç bir irimiqyaslı tədbirin keçirilməsinin mümkün olmadığı bir vaxtda yenicə qurulmuş, problemləri başdan aşan bir hökümətin aşıq sənətinə belə diqqət ayırması diqqətçəkici olmaqla yanaşı, səbəbsiz də deyildi. Sovet imperiyasının ideoloqları aşıqların eldə-obada böyük hörmət sahibi olmalarını, hər məclisdə onlara başda yer göstərildiyini və xalq arasında sözlərinin keçərli olduğunu yaxşı bildiklərindən onlardan öz təbliğatlarında istifadə etmək istəyir, çox zaman Lenindən, Stalindən, kommunizmdən oxumağa vadar edirdilər. Televiziya və radionun olmadığı, qəzetlərin ucqarlara gedib çıxmadığı və üstəlik əhalinin böyük əksəriyyətinin yazıb-oxumağı bacarmadığı bir vaxtda aşıqlar çox yaxşı bir təbliğat vasitəsi idi. Aşıqların 1938-ci ildə keçirilən II, 1961-ci ildə keçirilən III Qurultayları da əslində bu məqsədə xidmət edirdi. Doğrudur, o dövrdə aşıqlara dövlət tərəfindən fəxri adlar, orden və medallar, müxtəlif mükafatlar da verilirdi. Ancaq bütün bunların arxasında, az öncə qeyd etdiyim kimi, aşıqlardan sovet quruluşunun təbliğatında istifadə etmək məqsədi dururdu. Bununla belə, sistemin mahiyyətindən doğan zorakılıq, repressiya bu sənətdən də yan ötməyib, Sovet imperiyası qurulduqdan sonra bu qanlı imperiyanın zülm maşını aşıqlarımıza da olmazın divan tutub. Onlar arasında günahsız güllələnən, Sibir çöllərinə sürgün olanan və ömrünü dörd divar arasında keçirənlər olub.
1854-cü ildə Şəkidə dünyaya gələn və el arasında Molla Cuma adıyla məşhur olan, ərəb və fars dillərini mükəmməl bilən, islam təliminə yiyələnən Süleyman Saleh oğlu Molla Oruc 1920-ci ilin may ayında rus ordusu Şəkinin kəndlərinə hücum edərkən güllələnib.
1872-ci il mart ayının 12-də Şamaxının Qəşəd kəndində anadan olmuş, Şirvan aşıq məktəbinin görkəmli nümayəndəsi, ərəb və fars dillərini kamil bilən, klassik poeziyaya dərindən bələd olan, Azərbaycanla yanaşı İran, Dağıstan, Orta Asiya, Gürcüstan və İrəvanda da məşhur olan və bu il 140 illik yubileyini qeyd edəcəyimiz Aşıq Mirzə Bilal (Bilal Mustafa oğlu Mikayılov) 1937-ci il iyun ayının 17-də həbs edilib, həmin il noyabrın 26-da “xalq düşməni” adı altında güllələnib.
Xatırlatmaq istəyirəm ki, Azərbaycan Aşıqlarının 1928-ci ildə keçirilən I qurultayının iştirakçısı olan Aşıq Mirzə Bilal qırx ilə yaxın bu sənəti yaşadıb və onlarla şəyird yetişdirib, bir neçə dastan yaradıb. Bu böyük sənətkar ölümündən təxminən 60 il sonra – Azərbaycan öz müstəqilliyinə nail olduqdan sonra 1993-cü ildə özünün halal haqqını aldı, üzərindən “xalq düşməni” damğası götürüldü.
Repressiya qurbanlarından biri də 1876-cı ildə Dağ Borçalıda anadan olmuş Ağacan Cabbar oğlu Cabbarlıdır. Türkiyədə dini və dünyəvi təhsil alan Ağacan Cabbar oğlu 1949-cu ildə ailəsi ilə birlikdə Sibirə sürgün olunub və 1951-ci ildə orada vəfat edib. Onun ölümündən beş il sonra sürgündən vətənə qayıdarkən vəfalı ömür-gün yoldaşı Zəhra xanım gizlincə Ağacanın sümüklərini qəbirdən çıxararaq özü ilə Borçalıya gətirmiş, orada yenidən dəfn etdirmişdir.
Repressiyanın acı rüzgarı 1900-cü ildə Ərdəbildə dünyaya gələn və sonradan Borçalıda məskunlaşan Məşədi Hüseyndən də yan keçməyib və o, 1952-ci ildə sürgündə vəfat edib.
1906-cı ildə Qazax mahalında anadan olan aşıq Hacı Babakişi oğlu Qaracayev Azərbaycanda sovet quruluşuna qarşı çıxdığına görə həbs edilib. Ömrünün çox ilini həbsxana divarları arasında keçirib.
1925-ci ildə Dağ Borçalıda anadan olan Qəhrəman Ömər oğlu Süleymanov isə repressiya ilə iki dəfə üzləşib: 1937 və 1951-ci illərdə ailəsi ilə birlikdə Qazaxıstana sürgün edilib.
Məşhur ustad aşıq Hüseyn Saraçlının isə atasını XX yüzilin əvvəllərində rus əsgərləri onun gözləri qarşısında güllələyiblər.
İkinci cahan savaşı da aşıq sənətinə böyük zərbə vurub. Belə ki, 1941-1945-ci illərdə Sovet-alman savaşı zamanı heç bir güzəşt olunmadan aşıqlar da cəbhəyə göndərilib və onların böyük əksəriyyəti ya geri qayıtmayıb, ya da şikəst qayıdıblar.
Göyçə mahalından Niftalı Qafar oğlu Qafarov və İdris Məhərrəmov, Aşıq Hüseyn Saraçlı kimi böyük sənətkarın ustadı olmuş Quşçu İbrahim, Əhməd Məmməd oğlu İbrahimov daha neçə-neçə aşıq bu müharibənin qurbanı olub.

Ermənilərin və əzəli Azərbaycan torpaqlarında yaradılmış Ermənistan adlı dövlətin Türkiyəyə və Azərbaycana qarşı düşmən münasibəti yeni məsələ deyil. Ermənistanın Azərbaycan torpaqlarının yüzdə 20-ni işğal etməsini bu gün dünya ictimaiyyəti yaxşı bilir. Ancaq məsələ burasındadır ki, ermənilər təkcə torpaqlarımıza yox, həm də mədəniyyətimizə göz dikib, əllərinə fürsət düşən kimi sənət adamlarına divan tutub, işgəncə verib, öldürüblər. Erməni zülmü, işgəncə və məşəqqətləri ilə üzləşən sənət adamları arasında aşıqlar daha çoxdur. Böyük ustad Aşıq Ələsgərin şəyirdi olmuş Göyçəli Aşıq Nəcəfin (Nəcəf Allahverdi oğlu Bayramov) başına gətirilənlər dünyada bənzəri olmayan bir faciədir. 1919-cu il fevral ayının 5-də erməni generalı Selikovun başçılığı ilə Aşıq Nəcəfin belinə odlu samovar bağlanmış və beş oğlu ilə birlikdə vəhşicəsinə öldürülmüşdür.
Digər Göyçəli sənətkar Xəstə Bayraməli (Bayraməli Abbasəli oğlu Xudiyev) 1952-ci ildə məkrli erməni siyasətinin qurbanı olub. Dağ Borçalıda anadan olmuş Oruc Məhəmməd oğlunun atasını və qardaşlarını da ermənilər öldürüb. Bunlar ermənilərin törətdikləri vəhşiliklər haqda kiçicik bir fakt olsa da, hesab edirəm ki, bu barədə təsəvvür yaranması üçün kifayətdir.
XX yüzilin sonlarında soydaşlarımız Ermənistandan – öz tarixi vətənlərindən qovulanda ən böyük zərbə həm də aşıqlarımıza və aşıq sənətinə dəydi. Azərbaycan aşıq sənətinə Aşıq Ələsgər kimi bənzərsiz bir sənətkarı verən, özünəməxsus zəngin tarixi ənənəsi olan Göyçə aşıq məktəbinin nümayəndələri pərən-pərən düşdü.
El şənliklərinin bəzəyi olan aşıqlar dövrün haqsızlıqlarına qarşı da barışmaz olublar. Təxminən 90 il ömür sürmüş Əlixan Qarayazılı (1909-1998) sovet quruluşuna etiraz olaraq Tiflisdə Leninin abidəsini güllələdiyinə görə həbs olunmuşdu. Bir çox aşıqlar isə sovet sisteminin haqsızlıqlarına qarşı etirazlarını özlərinin yaradıcılığında ifadə etmişlər. Burada mən onlardan yalnız birindən – XX yüzildə Azərbaycan aşıq sənətində özünəməxsus yeri olan, bizə böyük ədəbi irsi miras qalan böyük ustad Mikayıl Azaflıdan örnəklər gətirmək istərdim. Haqq sözünü aşkara deməyin elə də asan olmadığı bir zamanda bu böyük sənətkar susmur, “ağa qara deyəmmərəm” deyərək bütövlükdə xalqın fikrini poetik dillə belə ifadə edirdi:
Ürəyimdə min dərdim var,
Bil, aşkara deyəmmərəm.
Mənim işim haqq ilədir,
Zülümkara deyəmmərəm
Azaflını dərd alsa da,
Can qəzaya uğrasa da,
Dövran məni doğrasa da,
Ağa qara deyəmmərəm.
Başqa bir şeirində yenə haqsızlığa, ədalətsizliyə dözmür, Təbriz həsrəti ilə qovrulur, Sibir çöllərinə sürgün olunan soydaşlarımızın sonrakı acı taleyinə biganə qala bilmir:
Qocayam, cavanam, el aşığıyam,
Neynirsən soruşub yaşımı mənim.
Oyub ürəyimi hıçqırıqlarım,
Töküblər gözümdən yaşımı mənim.

Düşdüm min böhtana, düşdüm min şərə,
Şeytan mömin oldu, pir dedi zərə.
Ədalət qananım çırpıldı yerə,
Yuxarı çəkdilər naşımı mənim.

Qoca Azaflıyam, dilim var, lalam,
Təbrizdə qardaşım, Sibirdə balam.
Elə dərd varmı ki, çəkməmiş olam,
Bax, onlar ağartdı başımı mənim.

Belə nümunələri aşıqlarımızın yaradıcılığından çox göstərmək olar. Ancaq hesab edirəm ki, aşıq sənətinin və aşıqlarımızın son yüzildə keçdikləri yol haqqında az da olsa təsəvvür yaratmaq üçün bu nümunələr də kifayət edir. Bəlli olur ki, bu günkü səviyyəsinə çatması, özünün tarixi ənənələrini qoruması üçün sazımız bəzən hansı məşəqqətli yollardan keçib. Çıxışımın əvvəlində böyük söz ustadı Zəlimxan Yaqubdan misal gətirdiyim kimi, fikrimi elə onun sözləri ilə də yekunlaşdırmaq istəyirəm:
Sinələrdə dinən sazı
Daşdan-daşa çalan oldu,
Saz yaşadı!
Şəriətə ziddir deyib,
Ocaqlara qaladılar,
Havacatı haram bilib,
Yası yasa caladılar,
Saz yaşadı!
Çünki:
Ellər özü heç eylədi
El bağına daş atanı!
Məclislərdə başa çəkdi
Telli sazı yaşadanı!

Bəli, saz yaşadı! Ötən əsrin son onilliyində Azərbaycan bir dövlət olaraq yenidən öz müstəqilliyinə qovuşduqdan sonra isə mədəniyyətimizin digər sahələri kimi, bu sənətin qarşısında da yeni üfüqlər açıldı. 2009-cu ildə aşıq sənəti xalqımızın milli mədəni sərvəti kimi YUNESKO-nun qeyri-maddi mədəni irs siyahısına salınaraq dünya mədəniyyəti inciləri sırasında öz halal yerini tutdu. İndi bu sənətin sorağı dünyanı dolaşır, Azərbaycan aşıqlarının səsi Avropanın ən böyük mədəniyyət saraylarından gəlir. Azərbaycanda bu sənətə dövlət səviyyəsində böyük qayğı göstərilir və aşıqlarımızı öz ətrafında birləşdirən Azərbaycan Aşıqlar Birliyi Zəlimxan Yaqubun rəhbərliyi altında bu qayğıdan güc alaraq yeni-yeni layihələr həyata keçirir.
Diqqətinizə görə təşəkkür edir və hər birinizə saz ömrü və saz ömür arzulayıram!
RUH
Ruhlar məndə qərar tutub,
Səs ruhuyam, ün ruhuyam.
Yer nurunu məndən alır,
Ay ışığı, gün ruhuyam.

Nəimiyəm, Fəzlullaham,
Nəsimiyəm, nəfsə saham,
Dərviş canlı bir dərgaham,
Müqəddəs bir gün ruhuyam.

Səs bürcü, söz qalasıyam,
Babəkin Bəzz qalasıyam.
Bakıda Qız qalasıyam,
Təbrizdə Ərkin ruhuyam.

Bəyliyindən endi bəyi,
Çıxmır canımdan göynəyi.
Müşfiqin qanlı köynəyi,
Cavidin sürgün ruhuyam.

Ruminin qəmli, neyidi,
Füzulinin gileyidi.
Bu ruh Türkün taleyidi,
Mən elə Türkün ruhuyam.

DÖYÜŞƏN TÜRK

Ayaz nədir, şaxta nədir, bürkü nə,
Nə qorxudar haqq yolunda Türkü nə?
Birə düşsün düşmənlərin kürkünə,
Dəniz kimi dalgalan Türk, çalxan Türk,
Döyüşən Türk, oyanan Türk, qalxan Türk!

Silkələdin göyün yeddi qatını,
Qucaqladın doğu ilə batını.
Dur yəhərlə ərənlərin atını,
Dəniz kimi dalgalan Türk, çalxan Türk,
Döyüşən Türk, oyanan Türk, qalxan Türk!

Sabaha bax, əsr səni gözləyir,
Qala səni, qəsr səni gözləyir.
Məhkum səni, əsir səni gözləyir,
Dəniz kimi dalgalan Türk, çalxan Türk,
Döyüşən Türk, oyanan Türk, qalxan Türk!

Qılınmasa başımızın çarası,
Silinərmi üzümüzün qarası.
Altay ilə Anadolu arası
Dəniz kimi dalgalan Türk, çalxan Türk,
Döyüşən Türk, oyanan Türk, qalxan Türk!

Döyüşdədir ağlın, huşun yolları,
Döyüşdədir uçan quşun yolları,
Döyüşdədir qurtuluşun yolları,
Dəniz kimi dalgalan Türk, çalxan Türk,
Döyüşən Türk, oyanan Türk, qalxan Türk!

Əritmisən əriyəntək qar suda
Romanı da, Bizansı da, Farsı da.
Qala kimi təzədən qur Qarsı da,
Dəniz kimi dalgalan Türk, çalxan Türk,
Döyüşən Türk, oyanan Türk, qalxan Türk!

Gilqamışdan, Alpamışdan, Manasdan
Geri qalmaz, dastan olsun bu dastan.
Qurtar bizi bu həsrətdən, bu yasdan
Dəniz kimi dalgalan Türk, çalxan Türk,
Döyüşən Türk, oyanan Türk, qalxan Türk!

Hardan hara getdiyini bilən yol,
Üfüqlərə qovuşanda gülən yol,
Atilladan Atatürkə gələn yol,
Qalxan olsun, başın üstə, qalxan Türk!
Çanakkala, Malazgirdin davamı
Türk deyil ki, öz qanından qorxan Türk!
Təmiz süddən mayalansın, doğulsun,
Mete kimi, Oğuz kimi bir xan, Türk!
Yaddaşımda sıralansın, anılsın,
Ərtoğrul bəy, Osman Qazi, Orxan Türk!
Yenə Tanrı dağlarını qucaqla,
Dəniz kimi dalgalan Türk, çalxan Türk,
Döyüşən Türk, oyanan Türk, qalxan Türk!

AŞIK SEYRANİ KÜLTÜR VE SANAT FESTİVALİ
İLE TİCARET VE SANAYİ PANAYIRI TARİHÇESİ
Derleyenler: İsmail Kahyaoğlu ve Nezir Ötegen

1.AŞIK SEYRANİ SEMİNER VE ŞENLİKLERİ
Tarih...................................................:30 Haziran 1979
Kaymakam.........................................: İbrahim Kaynak.
Belediye Başkanı................................: Ebubekir Develioğlu
Etkinlikler; Kaymakamlık ve Belediye Başkanlığı tarafından ortaklaşa düzenlendi.
Etkinliklerde Silifke Halk Oyun Ekibi,Deve kervanı ile Mehter takımı gösterileri yapıldı ve Mevlid-i Şerif Okutuldu
Seminer:Ahmet Eruysal :Seyrani'nin dünya ve hayat görüşü
Ali Rıza Önder :Hak Yolunda Seyrani
Müjgan Cumbur :Seyrani'nin Hayatı ve kişiliği
Süleyman Korkmaz: Seyrani'nin Hayatı
Coşkun Ektepınar :Hemşehrimiz Seyrani
Hikmet Dizdaroğlu :Seyrani ve İlmi Hikmet Destanı
İsa Kayacan :Seyrani'nin karşılaştığı Aşıklar
Ali Çatak: Bilinmeyen yönleri ile Seyrani

Not:1980 ve 1981 YILLARINDA ŞENLİKLER YAPILAMADI

2.AŞIK SEYRANİ SEMİNER VE ŞENLİKLERİ
Tarih....................................................:30 Mayıs 1982
Kaymakam ve Belediye Başkanı.......: Hikmet Güryıldız
Halk Eğitim Müdürü...........................:Musa Bulut
Etkinlikler;Kaymakamlık, Belediye Başkanlığı ve Halk Eğitim Müdürlüğü tarafından ortaklaşa düzenlendi.
Etkinliklerde Kafkas Halk Oyunları ekibi gösterisi yapıldı ve Mevlid-i Şerif Okutuldu
Seminer:Yer Kapalı Spor Salonu
Ömer Ünlü: Seyraninin Hayatı
Yasin Özdil :Şiir ve Sanatı
Hasan Ali Kasır :Düşünce Dünyası
Bekir Oğuz Başaran: Şiirlerinde Atasözleri ve Deyimler
Rasim Deniz: Bilinmeyen Şiirleri
İsmail Kahyaoğlu :Seyraniden Menkıbeler
İlyas Subaşı :Seyrani Üzerine Düşünceler

3.AŞIK SEYRANİ SEMİNER VE ŞENLİKLERİ
Tarih....................................................:14-15 Mayıs 1983
Kaymakam ve Belediye Başkanı........: Hikmet Güryıldız
Etkinlikler; Kaymakamlık ve Belediye Başkanlığı tarafından ortaklaşa düzenlendi.
Etkinliklerde Dr.Recai Özdil Korosu müzik ziyafeti sundu ve Mevlid-i Şerif okutuldu
Katılan Aşıklar:Aşık Haşimi Aslıhak,Yaşar Bayrami,Kemali Bülbül,Ali Çatak, Eyyübi, Gürünlü Gülhani, Osman, Feymani, Hasreti, Nurşahi, Gurbeti, Meydani, Sefil Selimi, Şair Sami Ateş ve Nezih Demir Tepe
Seminer:Ali Rıza Önder: Seyrani'nin Eğitim Yönü
Abdullah Satıoğlu: Seyrani'nin Şairlere etkisi
Ali Çatak: Aşık Seyrani'nin bilinmeyen yönleri ve yeni bulunan kaynaklar
Prof. Dr. Edip Uysal: Seyraninin şiirlerinde ana temalar ve bunların yorumlanması
Doç. Dr. Abdurrahman Güzel:Seyrani'nin yanlış değerlendirilmiş bazı şiirleri
Sebahattin Cankova: Halk Edebiyatımızda taşlama ve Aşık Seyraninin yeri
M.Ali Erdin: Anadolu Ozan dolu
Coşkun Ektepınar: Sami Ateş,Enver Tuncalp,Nezih Demirtepe'den şiirler

4.AŞIK SEYRANİ SEMİNER VE ŞENLİKLERİ
Tarih....................................................:12-13 Mayıs 1984
Kaymakam...........................................:Yaşar Dursun Yılmaz
Belediye Başkanı.................................:Mustafa Başaran
Etkinlikler;Belediye Başkanlığı tarafından düzenlendi.
Etkinliklerde Seyranin Türk Edebiyatında ki yeri konulu komposizyon yarışması düzenlendi ve Mevlid-i Şerif Okutuldu
Seminer:
F.Abdullah Tansel: Seyrani hk. neşredilenler üzerine çalışılması gerekli mevzular
Kadir Özdamarlar: Vesikalarda Seyrani
Ali Şahin: Seyrani dertli mukayesesi
Coşkun Ektepınar: Şair gözüyle Aşık Seyrani
Guzide Taranoğlu:Seyrani'nin hayatında Kadın
İsa Kayacan: Seyrani'nin şiirlerinde bir gezinti
Rasim Deniz: Seyrani'nin şiirlerinde İslami kültür
Bekir Oğuzbaşaran: Seyrani'de Peygamber sevgisi Aşık Edebiyatında mısra ve eksiklikleri ile şiirlerinden örnekler
Tuncer Gülensu: Seyrani'nin şiirlerinde dil ve üslup
Dr. Hasan Köksal: Seyrani'nin şiirlerinde lirizm
Kutlu Özen: Taşlama ve yergileri
H.Fethi Gözler: Seyrani ve hiciv
Ali Rıza Önder : Seyrani'de yergi sanatı
Hayrettin Ivgın: Şiirlerinde telmih sanatı
Abdullah Satıoğlu: Seyrani'nin şiirlerinde musiki
Mujgan Cumbur: Seyrani'nin şiirlerinde tabiat
Sami Ateş : Seyrani'nin şiirlerinde Hak ve tabiat
Enver Tuncalp: Aruz Ölçüsüyle yazılan şiirleri
Fehmi Genç: Everek'li Aşık Seyrani

5.AŞIK SEYRANİ SEMİNER VE ŞENLİKLERİ
Tarih....................................................:14-15 Mayıs 1985
Kaymakam..........................................:Yaşar Dursun Yılmaz
Belediye Başkanı................................:Salih Bozkurt
Etkinlikler;Belediye Başkanlığı tarafından düzenlendi.
Spor Salonunda Aşıklar şöleni,Belediye Bahçesinde toplu sünnet töreni yapıldı
Mevlid-i Şerif Okutuldu
Dernek Kuruluşu:18 Mart 1985 günü Aşık Seyrani Derneği kurucu üyeleri :A.Şadi Kolay ,Cezmi Kaya, Ertuğrul Gönenç, Salih Bozkurt ve Ali Çatak'tan oluştu.
5 Mayıs 1985 günü Aşık Seyrani Derneği ilk genel kurulunu yapmış olup Yönetim Kurulu Başkanı Salih Bozkurt, Sekreter Mehmet Papak, Muhasip Muammer Demirci , Üyeler Ertuğrul Gönenç ve Ali Çatak 'tan oluştu.

6.AŞIK SEYRANİ SEMİNER VE ŞENLİKLERİ
Tarih.....................................................:11-12 Ekim 1986
Kaymakam...........................................:Yaşar Dursun Yılmaz
Belediye Başkanı ve Dernek Başkanı..:Salih Bozkurt
Etkinlikler;Belediye Başkanlığı ve İlk defa Aşık Seyrani derneğinin de katılımıyla düzenlendi.Kapalı Spor Salonunda Komposızyon ve şiir yarışmaları,Ali Karagöz yönetiminde Seyrani Korosu,Kayseri Belediyesi Konservatuvarı Saz Grubu ve THM Sanatçıları, Aşık Atışmaları Sünnet Merasimi ve Mevlid-i Şerif Okutuldu

7.AŞIK SEYRANİ SEMİNER VE ŞENLİKLERİ
Tarih....................................................:12-13 Eylül 1987
Kaymakam...........................................:Abdullah Acar
Belediye Başkanı ve Dernek Başkanı..:Salih Bozkurt
Etkinlikler;Belediye Başkanlığı ve Dernek tarafından ortaklaşa düzenlemiştir
Toplu Sünnet Merasimi yapıldı ve Mevlid-i Şerif Okutuldu

8.AŞIK SEYRANİ SEMİNER VE ŞENLİKLERİ
Tarih....................................................:12 Eylül 1988
Kaymakam..........................................:Abdullah Acar
Belediye Başkanı................................:Haluk Yalçın
Dernek Başkanı..................................Mehmet Papak,
Etkinlikler;Belediye Başkanlığı ve Dernek tarafından ortaklaşa düzenlendi.
Seyrani Halk Kütüphanesi ve Özel İdare Hizmet Binası Açılışlarına Devlet Bakanı Mehmet Yazar, Kayseri Valisi Yüksel Çavuşoğlu da katıldılar
Etkinliklerde;Kültür ve Turizm Bakanlığı Sanatçısı Özer Altun Konseri, Kayseri Anadolu Vakfı Folklör Ekibi gösterileri,Aşık atışmaları yapıldı ve Mevlid-i Şerif okutuldu

9.AŞIK SEYRANİ SEMİNER VE ŞENLİKLERİ
Tarih....................................................:16-17 Eylül 1989
Kaymakam..........................................:Abdullah Acar
Belediye Başkanı ve Dernek Başkanı.:Ertuğrul Gönenç
Etkinlikler;Belediye Başkanlığı ve Dernek tarafından ortaklaşa düzenlendi.
Katılanlar:Devlet Bakanı Mehmet Yazar
Aşıklar:Hilmi Şahballıoğlu,Aşık Ali Çatak,Aşık Kadir Yücel,Ali Çağan,İsmail İpek,Murtaza Yalçın,Aşık Eyyübi,Şifai,Firkati,Gülhani,Ekrem Atayer
Türk Halk müziği Sanatçısı Mursaç Doğan Konseri
Orhan Sezener Orkestrası ve Kayseri Anadolu Vakfı Halk Oyunları Ekibi gösterisi
Kayseri Belediyesi Konservatuarı Ahmet Tekkuş yönetiminde konseri ve
Toplu sünnet merasimi düzenlenip Mevlid-i Şerif Okutuldu

10.AŞIK SEYRANİ SEMİNER VE ŞENLİKLERİ
Tarih....................................................:15-16 Eylül 1990
Kaymakam..........................................:Abdullah Acar
Belediye Başkanı ve Dernek Başkanı.:Ertuğrul Gönenç Kültür Bakanlığı temsilcisi Kütüphane Müdürü Gazi Şahin
Etkinlikler;Kaymakamlık, Belediye Başkanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Dernek ortaklaşa düzenledi ve Mevlid-i Şerif Okutuldu
Seminer:Hayrettin Ivgın:Yas Destanı
Esat Bozyiğit: Seyrani'de adlar
Kemal Atik: Gönül ehli Seyrani
Metin Karaörs: Seyrani'nin şiirlerinde dini ve milli motifler
Abdullah Satıoğlu: Seyrani'nin atışmaları
Ali Çatak: Bilinen şairin bilinmeyen yönleri
K.Özdamarlar-K.Göde:Selçuklular döneminde Develi
M.Çayırdağ: Beylikler döneminde Develi A.Uğur: Osmanlılar döneminde Develi
M.İlhan: İstiklal harbinde Develi
Kadir Özdamarlar: Develi mezarlıkları

11.AŞIK SEYRANİ SEMİNER VE ŞENLİKLERİ
Tarih....................................................:14-15 Eylül 1991
Kaymakam..........................................:Cengizhan Aksoy
Belediye Başkanı ve Dernek Başkanı.:Ertuğrul Gönenç
Kültür Bakanlığının temsilcisi ilçe Kütüphane Müdürü Gazi Şahin
Etkinlikler;Kaymakamlık, Belediye Başkanlığı,Dernek ve Kültür Bakanlığı ile ortaklaşa düzenlendi ve Mevlid-i Şerif Okutuldu

12.AŞIK SEYRANİ SEMİNER VE ŞENLİKLERİ
Tarih....................................................:25 Eylül 1993
Kaymakam..........................................:Vural Demirtaş
Belediye Başkanı ve Dernek Başkanı.:Ertuğrul Gönenç
Belediye Başkanlığı ve Dernek ortaklaşa düzenlendi.
18 Eylül'de gerçekleştirilmesi gereken etkinkinler ilçeye Selçuk Özdil ve Bekir Köylüoğlu' nun şehit cenazelerinin gelmesi münasebeti ileertelenip anma töreni olarak 25 Eylül'de gerçekleştirildi..
Resim,şiir ve komposizyon dalında yarışma düzenlendi ve Mevlid-i Şerif Okutuldu

13.AŞIK SEYRANİ SEMİNER VE ŞENLİKLERİ
Tarih....................................................:29 Ağustos 3 Eylül 1994
Kaymakam..........................................:Ramazan Aksoy
Belediye Başkanı................................:Ali Ağca
Dernek Başkanı..................................:Ertuğrul Gönenç
Kültür Bakanlığının temsilcisi Kütüphane Müdürü Gazi Şahin
Etkinlikler;Kaymakamlık, Belediye Başkanlığı,Dernek ve Kültür Bakanlığı ile ortaklaşa düzenlendi. Şıhlı,Gazi ve Sindelhöyük Beldelerinde de aşıklarla proğramlar yapıldı.
Katılanlardan :TBMM Başkan Vekili Yasin Hatipoğlu
Etkinliklerde;1.Kara Kucak Güreşleri düzenlendi,Alaaddin Oben Resim sergisi açıldı.
TRT Sanatçılarından Ali şen Ozan Konseri ile Seyrani'nin hayatını içeren piyes sergilendi.Mevlid-i Şerif Okutuldu
Katılan Aşıklar:Aşık Mahrumi, Abdullah Karagöz, Tornacı Ömer Develioğlu, Sefil Selimi, Aşık Guzuni, Aşık Nurşah bacı ve Eyyubi
Seminer:Rasim Deniz: Cönkler Seyrani
Mehmet Süme :19.asırda Develi'de hayat
M.İlhan:Milli Mücadele'de Develi
Kadir Özdamarlar: Develi Mezarlıkları ve notlar
Z.Karslı: Tarih de Develi

14.AŞIK SEYRANİ SEMİNER VE ŞENLİKLERİ
Tarih....................................................:16 Eylül 1995
Kaymakam..........................................:Ramazan AKSOY
Belediye Başkanı................................:Ali Ağca
Dernek Başkanı..................................: Mustafa Özdemir
Kültür Bakanlığın temsilcisi ilçe Kütüphane Müdürü Gazi Şahin
Etkinlikler;Kaymakamlık, Belediye Başkanlığı,Dernek ve Kültür Bakanlığı ile ortaklaşa düzenlendi
Kara Kucak Güreşleri düzenlendi ve Mevlid-i Şerif Okutuldu
Mahalli sanatçılardan Hikmet Durak,Recep Alemdar,Resul Akdeniz konser verdiler.
Aşıklardan katılanlar;Aşık Şifai,Mahrumi,Firkati,Abdullah Karagöz,Mustafa Kandemir, Abdullah Öneri ve Kul Veysel

15.AŞIK SEYRANİ SEMİNER VE ŞENLİKLERİ
Tarih....................................................:10 Ağustos 1996
Kaymakam..........................................:Ramazan Aksoy
Belediye Başkanı................................:Ali Ağca
Dernek Başkanı..................................: Mustafa Özdemir
Kültür Bakanlığın temsilcisi ilçe Kütüphane Müdürü Gazi Şahin
Etkinlikler;Kaymakamlık, Belediye Başkanlığı,Dernek ve Kültür Bakanlığı ile ortaklaşa düzenlendi
Etkinliklerde Kayseri Büyük Şehir Belediyesi Mehteran Takımı gösterileri yanısıra Kara Kucak Güreşleri düzenlendi ve Mevlid-i Şerif Okutuldu
21 Haziran 1996 Aşık Ali Çatak'ın vefatı

16.AŞIK SEYRANİ SEMİNER VE ŞENLİKLERİ
Tarih....................................................:15 Eylül 1997
Kaymakam..........................................:Ramazan Aksoy
Belediye Başkanı................................:Ali Ağca
Dernek Başkanı..................................:Mustafa Özdemİr
Kültür Bakanlığın temsilcisi Kütüphane Müdürü Gazi Şahin
Etkinlikler;Kaymakamlık, Belediye Başkanlığı,Dernek ve Kültür Bakanlığı ile ortaklaşa düzenlendi
Etkinlikler kapsamında Aşıklar şöleni yapıldı.4.Kara Kucak Güreşleri düzenlendi ve Mevlid-i Şerif Okutuldu

17.SEYRANİ KÜLTÜR SANAT FESTİVALİ-1.TİCARET VE SANAYİ PANAYIRI
Tarih....................................................:5 Eylül 1998
Kaymakam..........................................:Rıfat Ata
Belediye Başkanı................................:Ali Ağca
Dernek Başkanı..................................:Mustafa Özdemir
Kültür Bakanlığın temsilcisi Kütüphane Müdürü Gazi Şahin
Etkinlikler;Kaymakamlık, Belediye Başkanlığı,Dernek ve Kültür Bakanlığı tarafından ortaklaşa düzenlendi.
Kara Kucak Güreşleri düzenlendi ve Mevlid-i Şerif Okutuldu

17 AĞUSTOS DEPREMI NEDENI ILE 1999 YILINDAKI KUTLAMALAR İPTAL EDİLDİ.
18.SEYRANİ KÜLTÜR SANAT FESTİVALİ-2.TİCARET VE SANAYİ PANAYIRI
Tarih....................................................:2-3 Eylül 2000
Kaymakam..........................................:Rıfat Ata
Belediye Başkanı................................:Ali Ağca
Dernek Başkanı...................................:Hidayet Yiğit
Kültür Bakanlığın temsilcisi Kütüphane Müdürü Gazi Şahin
Etkinlikler;Kaymakamlık,Belediye Başkanlığı,Dernek, Kültür Bakanlığı,odalar tarafından ortaklaşa düzenlendi.
Stadyumda TSM Sanatçısı Müşerref Akay THM Atilla İçli Açık Hava Halk Konseri
Ödüllü Kara Kucak Güreşi yapıldı.
Aşık Seyrani Derneği tarafından okullar arası resim,şiir ve komposizyon yarışma düzenlendi ve Mevlid-i Şerif Okutuldu.

19.SEYRANİ KÜLTÜR SANAT FESTİVALİ-3.TİCARET VE SANAYİ PANAYIRI
Tarih....................................................:1-2 Eylül 2001
Kaymakam..........................................: Aydın Akkor
Belediye Başkanı................................: Ali Ağca
Dernek Başkanı..................................: Hidayet Yiğit
Kültür Bakanlığın temsilcisi Kütüphane Müdürü Gazi Şahin
Etkinlikler;Kaymakamlık,Belediye Başkanlığı,Dernek, Kültür Bakanlığı,odalar tarafından ortaklaşa düzenlendi
Bölgesel Karakucak Güreşleri düzenlendi ve Mevlid-i Şerif Okutuldu

20.SEYRANİ KÜLTÜR SANAT FESTİVALİ-4.TİCARET SANAYİ PANAYIRI VE TARİH İÇİNDE DEVELİ VE AŞIK SEYRANİ SEMPOZYUMU
Tarih....................................................:10-11 Ağustos 2002
Kaymakam..........................................:Aydın Akkor
Belediye Başkanı................................:Ali Ağca
Dernek Başkanı..................................:Hidayet Yiğit
Kültür ve Turizm Bakanlığı temsilcisi: Kütüphane Müdürü Aslıhan Uygun
Etkinlikler; Belediye Başkanlığı,Kültür ve Turizm Bakanlığı Dernek ve odalar ile ortaklaşa düzenlendi.
Katılanlar:Milli Savunma Bakanı Sebahattin Çakmakoğlu,Vali Nihat Canpolat,Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Yasin Hatipoğlu
Kayseri Büyük Şehir Belediyesi Mehteren Takımı Gösterileri
Statyumda Açık Hava Halk Konseri Sanatçıları: Orhan Akalmaz,Hüner Çoşkuner
Kara Kucak Güreşleri düüzenlendi ve Mevlid-i Şerif Okutuldu
Develi Tarihi Folklörü ve Aşık Seyrani Konulu Paneli yapıldı.
Oturum Başkanı Prof .Dr. Kemal Atik,Tebliğ sunanlar:Mehmet Çayırdağ,Halit Erkiletlioğlu(Develideki Kitabeler)Prof.Dr.Harun Güngör,Dr.Hasan Avni Yüksel (Aşık Seyrani),Doç.Dr İsmail Görkem,Dr.Kadir Özdamarlar:(Develide Müsiki hayatı),Araştırmacı yazar Mustafa Çınar katıldı.Yer:Saray Halı Konferans Salonu
Aşık Seyrani Anıt Mezarı yaptırıldı.

21-SEYRANİ KÜLTÜR SANAT FESTİVALİ-5.TİCARET VE SANAYİ PANAYIRI İLE
ERÜ DEVELİ SEYRANİ KAMPUSÜ PAKSA EĞİTİM BLOĞUTEMEL ATMA TÖRENİ
Tarih....................................................: 9-10 Ağustos 2003
Rektör..................................................:Prof.Dr.Zeki Yılmaz
Kaymakam ..........................................:Aydın Akkor
Belediye Başkanı ve Vakıf Başkanı.....: Ali Ağca
Dernek Başkanı....................................: Nezir Ötegen
Etkinlikler;Erciyes Üniversitesi,Kaymakamlık ,Belediye Başkanlığı,Dernek,Odalar ve Seyrani Eğitim Vakfı ile ortaklaşa düzenlendi
Temel Atma töreni;Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün ve TBMM Başkan Vekili Sadık Yakut,Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, Kayseri Valisi Nihat Canpolat,AkParti Grup Başkan Vekili Salih Kapusuz,Erciyes üniversitesi rektörü Prof Dr. Zeki yılmaz'ın katılımlarıyla Seyrani kampüsüne Paksa Eğitim Bloğu temel atma töreni düzenlendi.
Aşıklar Şöleni yapıldı ve Mevlid-i Şerif Okutuldu
Statyumda Açık hava halk Konserine Katılan Sanatçılar: Gülşen Kutlu ve Esat Kabaklı katıldı.

22.SEYRANİ KÜLTÜR SANAT FESTİVALİ-6.TİCARET VE SANAYİ PANAYIRI
Tarih....................................................:7-8 Ağustos 2004
Kaymakam..........................................:Şükrü Yıldırım
Belediye Başkanı.................................:Recep Özkan
Dernek Başkanı....................................: Nezir Ötegen
Etkinlikler;Belediye Başkanlığı ve Dernek ve Odalar ile ortaklaşa düzenlendi
Statyumda açık hava Halk konseri sanatçısı:Zara Konseri
ERÜ Develi Seyrani Kampüsü Hüseyin Şahin Meslek Yüksek Okulu Temel Atma töreni yapıldı.
Aşık Seyrani Şiirlerini okuma yarışı düzenlendi ve Mevlid-i Şerif Okutuldu
6 Ağustos 2004 Cuma günü Kapalı Spor Salonunda Necat Uygur Türkiye'nin Deli'si Tiyatro gösterisini sundu.Kayseri Büyük Şehir Belediyesi Mehter Takımı gösterisi
Aşıklar şöleni,Mahalli Sanatçı Erdal Sarıboğa Konseri,Ahmet Namaldı Folklör Ekibi gösterisi

23.SEYRANİ KÜLTÜR SANAT FESTİVALİ-7.TİCARET VE SANAYİ PANAYIRI
Tarih....................................................:10-14 Ağustos 2005
Kaymakam..........................................: Şükrü Yıldırım
Belelediye Başkanı................................:Recep Özkan
Dernek Başkanı....................................: Nezir Ötegen
Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç tarafından Gereme Kurtarma Kazısı ve Hastane Acil Ünitesi açılışı yapıldı
Stadyumda Açık hava Halk Konseri sanatçısı: Kıraç
Aşıklar şöleni,Toplu Sünnet Şöleni yapıldı ve Mevlid-i Şerif Okutuldu

24.SEYRANİ KÜLTÜR SANAT FESTİVALİ-8.TİCARET VE SANAYİ PANAYIRI
Tarih....................................................:9-13 Ağustos 2006
Kaymakam..........................................: Şükrü Yıldırım
Belelediye Başkanı................................:Recep Özkan
Dernek Bşakanı....................................: Nezir Ötegen
Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül tarafından Seyrani Ziraat Fakültesi ve İbrahim- Kezban Kocatürk Kız Yurdunun Açılışı yapıldı
Stadyum Açık Hava Halk Konseri Sanatçısı: Funda Arar
Aşıklar:Devai-Kaptan-Esari-Aşık Osman-Eyyubi-Aşık Guzuni
Etkinliklerde;Yurt Dışı Halk Oyunları Topluluklarının Kazak,Türkmen,Kırgız ve Özbekistan Halk Oyun Gösterileri sunuldu.
Mevlid-i Şerif Okutuldu

25.SEYRANİ KÜLTÜR SANAT FESTİVALİ-9.TİCARET VE SANAYİ PANAYIRI 1.DEVELİ CIVIKLLISI FESTİVALİ
Tarih....................................................:9-12 Ağustos 2007
Kaymakam..........................................: Şükrü Yıldırım
Belelediye Başkanı..............................:Recep Özkan
Dernek Başkanı....................................: Nezir Ötegen
Stadyum Açık Hava Halk Konseri Sanatçısı:Murat Göğebakan ile birlikte Türkü Şiir Türkiye Ekibi ile 7 Bölge halk oyunu ekibi Sanatçı Muhlis Topçu-Erdal Beyazgül ve
Aşıklar:Kul Nuri-Fuat Çerkezoğlu-Aşık Feymani-Zeki Erdali-Selahattin Kazanoğlu ve Eyyubi katıldılar.
1.Develi Cıvıklısı Festivali yapıldı ve Mevlid-i Şerif Okutuldu

26.SEYRANİ KÜLTÜR SANAT FESTİVALİ-10.TİCARET VE SANAYİ PANAYIRI
Tarih....................................................:6-10 Ağustos 2008
Kaymakam ..........................................:Ahmet Turhan
Belelediye Başkanı...............................:Recep Özkan
Dernek Bşakanı....................................: Nezir Ötegen
Stadyum açık hava halk konseri Sanatçısı :Muazzez Ersoy
Panayır alanı Mahalli Sanatçı:Gönül Cebeci
Sıra gecesi: Urfa Ekibi
Aşıklar :Aşık Hacı Karakılçık,Cefai,Karagöz,Mahrumi,Abdulkadir,Guzuni,Aşık Arif Ozan,Eyyubi,Fuzuni
Mevlid-i Şerif Okutuldu

27.SEYRANİ KÜLTÜR SANAT FESTİVALİ-11.TİCARET VE SANAYİ PANAYIRI
Tarih....................................................:5-9Ağustos 2009
Kaymakam..........................................:İdris Akbıyık(Yahyalı Kaymakamı)
Belelediye Başkanı...............................:Recep Özkan
Dernek Bşakanı....................................: Nezir Ötegen
Stadyum açık hava halk konseri Sanatçısı:Turgay Başyayla ve 7 Bölge Halk Oyun Ekibi Develi Gençler Derneği Mehteren Takımı gösterileri Yazarlar Birliği Kayseri Şubesi Şiir Şöleni yapıldı.Mevlid-i Şerif Okutuldu
Katılan Aşıklar:Mahrumi,Karagöz,Guzuni,Abdulkadiri Mahalli genç saz ustaları

28.SEYRANİ KÜLTÜR SANAT ŞENLİK VE FESTİVALİ-12.TİCARET VE SANAYİ PANAYIRI
Tarih....................................................:4-8Ağustos 2010
Kaymakam...........................................:Enver Ünlü
Belelediye Başkanı..............................:Recep Özkan
Dernek Başkanı....................................: Nezir Ötegen
Açılış: Develi gençler derneği Mehteran takımı eşliğinde yapıldı
Aşıklar Şölenine Aşık Eyyübü,Temel Turabi, Aşikâr, Doğaçlama üstadı Mızarlı Mehmet,Mahrumi-Aşık Guzuni ve Aşık Kadir Yücel katıldı
Aşık Seyrani Sempozyumuna Tebliğ sunanlar:Prof.Dr.Saim Sakaoğlu,Prof.Dr.Kemal Atik,Yrd.Doç.Dr.Kadir Özdamarlar,Arşt Gör.Betül Aydoğdu
Stadyum yapılan Açık Hava Konseri Sanatçısı :Zara
Temel Atma ve Açılışlar Ziya Ayan MYO Temel Atma töreni ile Mustafa Aksu Kültür Merkezi açılışları Enerji ve Tabi Kaynaklar Başkanı Taner Yildiz ve Kayseri Valisi Mevlüt Bilici,TBMM Başkan Vekili Sadık Yakut,Ak Parti Gurup Başkan Vekili Mustaf Elitaş,Kayseri Milletvekilleri Ahmet Öksüzkaya ve Yaşar Karayel tarafından yapıldı.
Mustaf dandik Kültür merkezinde Garanti Bankası TSM Korosu ve Meltem Sadiye Erimli Konseri12.Ticaret panayırı Mahalli Sanatçı: Ebru Karma Konseri verildi.
Mevlid-i Şerif Okutuldu


29 NCİ AŞIK SEYRANİ KÜLTÜR VE SANAT FESTİVALİ
TARİH:6-10 TEMMUZ 2011
Kaymakam...........................................:Enver Ünlü
Belelediye Başkanı..............................:Recep Özkan
29.Aşıklar Divanının kurulması
Aşıklar Şöleni (Sivas yöresi)Aşık Bekir Güzeldağ ve 6 Kişilik ekibi Aşık Kaptani-Aşık Eseri-Aşık Murat Boydak,
Bosna Halk Oyun gurupları gösterileri, Bosna Türküleri ve İlahi ekibi konseri
Şahap Canlıca ve mahalli bağlama ustaları gösterileri
THK Türkkuşu Yamaç Paraşütü gösterileri
Konser İsmail YK
Urfa yöresi Sıra gecesi ekibi gösterileri


30NCU AŞIK SEYRANİ KÜLTÜR VE SANAT FESTİVALİ
TARİH:4-8 TEMMUZ 2012
Kaymakam...........................................:Enver Ünlü
Belelediye Başkanı..............................:Recep Özkan

Kayseri Aşıkları

1-ABDULLAH KARAGÖZ
2-İLYAS TÜRKMEN-
3-AVŞAROĞLU
4-TURGUT AYDIN
5-AŞIK MAHRUMİ
6-AŞIK ÇAPANOĞLU
7- OZAN ARİF UZMAN
8-AVŞAR OZAN
9-GUL FANİ
10-AŞIK ŞİFAİ-
11-AŞIK CEFAİ-
12- AŞIK GUZİNİ
13-KUL MUSTAFA
14-AŞIK FİRGATİ
15-AŞIK ZAMANOĞLU
16-RECEP MAVİLİ
17-ABDULKADİR TEMİZYÜREK
18-HANİFİ CÜCELER
19-ŞAHİN DOST
20-AŞIK MAHSUN
21-ÖMER DEVELİOĞLU
22-KUL VEYSEL
23-GARİP VELİ
24-OZAN İLYAS TÜRKMEN-
25-CENGİZ BOZBIYIK-
26-ADEM KOZANOĞLU
27-AŞIK KADİR YÜCEL
Belediye Meclisimizin de 14.11.2011 tarih ve 39 nolu kararı ile 2012 yılının “Aşık Seyrani Yılı” ilan edilmiştir.
Bu vesile ile Aşık Seyrani yılı kapsamında Kayseri genelindeki düzenlenen Liseler arası Şiir ve Kompozisyon yarışmasına katılanlar arasından yarışmaya Sekiz İlçeden 14 eser gönderilen ve dereceye giren eserler

Kompozisyon dalında
1.Olan Eser Ayşe Arslan (Develi)
2.Olan Eser Osman Üzümcü (Melikgazi)
3.Olan Eser Nur Banu Akdağ Fatma K.Timuçin(Talas)

Şiir dalında
1.Olan Eser M.Akif Özkan (Develi)
2.Olan Eser İbrahim Şimşek(Kocasinan)
3.Olan Eser İbrahim Boya(Hacılar)

Aşık Seyrani ATIŞMA

1-Cafer efendinin küçük çocuğu
Öz yurdunda âşık oldu Seyrani
İstanbul, Halep’te tanır birçoğu
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani …. Şevki KAYATURAN

2- Geçti Nevbahar’ı ah-u zar ile
Sevgisi çağlayıp coştu Seyrani
Kayseri İl’in de Everek’li de
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani…. Bekir ALİM

3- Gönlü, eski çula benzetir durur
Sökülmeye görsün yapmazdı gurur
Saz ile söz ile hicveder vurur
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani …. Nadir ÇİTİL

4- Bazen sefil gezdi bazen de üzgün
Kendi kaderine kendisi küskün
Menfaat gözetmez yaşadı düzgün
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani …. Bekir ALİM

5- Nâr düştü yüreğe harladı közü
Boynunu bükmedi doğrudur özü
Zalime kükreyip hicveyler sözü
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani …. İlkay COŞKUN

6- Mehmet ismi ile dünyaya geldi
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani
Özünden cehalet pasını sildi
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani … Eyyup MERT

7- Medresede ilim ile tanıştı
İrfan meclisine erken karıştı
Âşıklıkta meydan dedi yarıştı
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani …. Şevki KAYATURAN

8- Unutmuş gülmeyi aşk ile meşki
Kalbinde gizlenir sarayı köşkü
Tek bildiği yol var ilahi aşkı
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani….Bekir ALİM

9- Âşıklıkta vardır sözün önemi
Geçmişi bilmeli güzel görmeli
Kayaturan âşık bilmem nereli
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani... Bahri KARA

10- Söyledi diliyle doğru kelamı
Gönüllerde sazı sözü selamı
Riyakâr olmadı bilmez yalanı
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani... şair Yusuf Değirmenci

11- Kerem gibi pişti yandıkça söndü
Nas içinde geçti olanca ömrü
Onca dert yükünü kalbine gömdü
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani….Bekir ALİM

12- Tepe düz demedi yola koyuldu
İlme ve irfana her dem doyuldu
Gezerken gurbette ahı duyuldu
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani …. İlkay COŞKUN

13- Zengin sofrasında haram yemedi
Çekinmeden doğru neyse söyledi
İstanbul’da kaldı ilim eyledi
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani …. Şevki KAYATURAN

14- Bilmem ki hayatın nasıl yazayım
Yazılanlardan ben ilham alayım
Kayseriye burdan selam salayım
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani... Bahri KARA

15- Ömer Koç’un olmak lazım sırdaşı
Kayaturan yazmış kimin gardaşı
Muamma çözmede âşıklar başı
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani …. Ömer KOÇ

16- Yunus Emre gibi sadedir dili
Everek Köyünden Kayseri ili
Yediveren derler âşıklar gülü
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani …. Şevki KAYATURAN

17- Medreseden aldı ilmi irfanı
Altı bin mısrası usta burhanı.
Değerin artırdı sağlam imanı
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani… Eyyup MERT

18- Yazıp söylemiştir saz ile sözde
Elbette vardır ki bir şeyler özde
Bizi de cezbetti yazdırdı işde
Cevheriyle ile ışık saçtı Seyrani... Bahri KARA

19- Saz elde söz dilde yollara çıktı
Gittiği yerlerde sevgiyi ekti
Hep hakkı savundu cesur yürekti
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani... şair Yusuf Değirmenci

20- Her sözden her insan özü seçemez
Karlı dağdan aşıp düzü geçemez
Pir elinden bade alıp içemez
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani …. Şevki KAYATURAN

21- Âşık Ozan Şair Bayramı hayran
Üç kuruş zevk için etmedi seyran
Can Sivas Sevdası ve bir tas ayran
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani... Hikmet OKUYAR

22- Gönül bahçesinde gülü olanın
Daima bülbülü öter Seyrani
Güzel tabiattan ibret alanın
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani …. Hüseyin PARLAKDEMİR

23- Sözü zayıf olan erir kar gibi
Sır tutacak sırdaş lazım yar gibi
Edep haya ince narin zâr gibi
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani …. Şevki KAYATURAN

24- Oda bir insandı oda bir kuldu
Sevildi gönülde yerini buldu
Yaşadığı devrin sözcüsü oldu
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani... şair Yusuf Değirmenci


25- Garibana her yer vatandır yurttur
Âşık atışması divan-ı harptir
Kurallara uymak lazımdır şarttır
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani …. Bekir ALİM

25- Okudum öğrendim onun hayatın
Şiirle anlatmış derdin meramın
Beylere dar etmiş tahtın sarayın
Cevheri ile ışık saçtı Seyrani... Bahri KARA

26- Bakar kaderine çizgiyi çizer
Mısralarla örnek yurdunu gezer
Ozanlık böyledir coşarsa yazar
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani …. Hüseyin PARLAKDEMİR

27- Aşk-ı hakikatle söylenen sözü
Rabbim divanında güldürür yüzü
Asırlarda geçse sürecek izi
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani …. Şevki KAYATURAN

28- Bilinmez mezarı yoktur bir taşı
Kimseye eğmemiş o garip başı
Bağdattan geliyor piranın işi
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani... Bahri KARA

29- İkrar söz vermedir çıkıp huzurda
Semah edip Allah deyip her turda
Sırat köprüsünden geçmek var orda
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani …. Şevki KAYATURAN


30- Biraz gurur yapmış Ademdir nesli
Tilki sual sorup yolunu kesti
Verememiş cevap boş imiş testi
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani... Bahri KARA

31- Nazımın Nasrettin Hocası idi
Haksızın yüzüne haksızsın dedi.
Her zaman dik durdu hiç pes etmedi
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani… Eyyup MERT

32- Dilde yalın Türkçe düsturu oldu
Haksızlığa karşı daim dik durdu
Sözleriyle zalim olanı kovdu
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani …. Muammer YALÇIN

33- Sene Bin sekiz yüz yedi yılında
Gözlerini açtı oğul balında
Cafer Efendi’nin dost ocağında
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani….Bekir ALİM

34- Sırrına ererken yaptığı işin
En sivri köşede koydu eğişin
Şebingülü ile yanan deyişin
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani... Hikmet OKUYAR

35- Anlamış sucunu dönmüş rahmana
İyi düşün kulum dön bir bak bana
İstanbul’un yolu hak olmuş sana
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani... Bahri KARA


36- Ulu gök kubbenin altında direk
Onda saklı gizli o mangal yürek
Gelmez ki emsali biz nasıl görek
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani…. Bekir ALİM

37- Aşıklık gelenek bilinsin diye
Şebinkale şiir insin vadiye
Ustadan bir örnek alınsın diye
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani... Hikmet OKUYAR

38- Yiğidin bileği bükülmez demiş
Her gördüğün güzel sevilmez demiş
Her tarlaya buğday ekilmez demiş
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani …. Şevki KAYATURAN

39- Nice asırlara nurlu ışık o
Değeri ölçülmez büyük âşık o
Erimez çürümez sağlam aşık o
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani... Eyyup MERT

40- Başakları rüzgâr gibi eğdirdi
Boş havanda Ser’in koydu dövdürdü
Namı aldı diyar diyar övdürdü
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani …. Şevki KAYATURAN

41- Okuyup yazardı ümmi değildi
Her dem doğru neyse ona eğildi.
Dilinden her düşen söze kaildi
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani... Eyyup MERT


42- Mahkemeyi Kübra orda kurulur
Ahval-i âlemde sual sorulur
Hakkı olan kimde varsa alınır
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani …. Bekir ALİM

43- İstanbul ilinde yedi yıl kaldı
Yiğitlik babında büyük nam saldı
Zalime bir zehir mazluma baldı
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani... Eyyup MERT

44- Kayaturan ayak verince bize
Bizim Hikmet ile geldik göz göze
Erenler aşkına girince söze
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani... Hikmet OKUYAR

45- Hak yolunda asa oldu ellerde
Asırlardır adı hala dillerde
Üstad sözleriyle var gönüllerde
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani …. Şevki KAYATURAN

46- Mert’im feyiz alır her zaman ondan
Sayarım ustayı sevmeyi şandan
Dilerim ki herkes ders alsın candan
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani... Eyyup MERT

47- Kayaturan seni okuyup yazan
Ben bir kepçe oldum ilimse kazan
İlkbahar yaz geçip gelse de hazan
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani …. Şevki KAYATURAN

48- Okuyar, bir bahar akşamı şiir
Seyrani deyişler okundu bir bir
Pirimiz Abdi Beğ gel gir de gör
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani... Hikmet OKUYAR

49- İsmiyle müsemma gezdi yurt, diyar
Hakkı söylemekti ondaki miyar
Sözleri altındır yirmi dört ayar
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani… Eyyup MERT

50- Yer etmiş kalbinde Keremullah’ı
Ozanların piri şahların şahı
Her daim zikreder yüce Allah’ı
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani…. Bekir ALİM

51- Edepli erkanlı bakmaz ardına
Mücevherdir yükü sarmış sırtına
Satmak için gider dostun yurduna
Sevgiye gönlünü açtı Seyrani... Aşık Tevhidi Kenan BİLGAÇ

52- Bekir Alim ile çıktım bu yola
Eyyup Mert’i gördüm ben verdim mola
Kayaturan nasip olmaz her kula
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani …. Şevki KAYATURAN

53- Hiç kemlik göremez onda bir beşer
Neşterdir hicivi urları deşer
Sanılmasın bir gün değeri düşer
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani… Eyyup MERT

54- O Hakkı aradı, hak yolu bildi
Yanlışı nerede görürse sildi
Hak aşığı, garip bir ehl-i dildi
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani… Kadir ÇETİN

55- Bilinmez hayatı ahvali nasıl
Söz sükûta erse kor olur hasıl
Söylenip sözleri çalarken fasıl
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani…. Bekir ALİM

56- Kendi bir cevherdi sazı mücevher
Yurdu anlatmaya saldı bu kader
Sevgiyi savundu sonuna kadar
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani …. Hüseyin PARLAKDEMİR

57- Kalmadı bir nahoş şeye bigâne
Devrinde sanatta oldu yegâne.
Eğilmez başağı doludur dâne
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani… Eyyup MERT

58- Altın yer altında olsa da altın
Ağzından çıkanı söylerken tartın
Nal toplatır şaha kalkmış kıratın
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani …. Şevki KAYATURAN

59- Terk etti dünyayı kürkü, libası
Hakkın rızasıydı bütün çabası
Cümle âşıkların oldu abası
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani… Kadir ÇETİN

60- Bekir Güzeldağ’dan geldi bir haber
Dedi Seyrani’yi unutman yeter
Şevki Kayaturan yaşatmak ister
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani…. Bekir ALİM

61- Bahri bizler görür duyar yazarız
Hak diyen dillerde bizlerde varız
Seyrani’yi bu gün burada anarız
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani... Bahri KARA

62- Geldi kelimeler gönlünden dile
Aşığın çektiği aşk için çile
Bülbül gibi âşık olmuş o güle
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani… Kadir ÇETİN

63- Aşık Tevhidi’yem olaydım cırak
Ustalar var iken sen sözü bırak
Kemale ermenin yolları ırak
Cevheriyle ışık saçti Seyrani... Aşık Tevhidi Kenan BİLGAÇ

64- Bütün memleketi sararken ünü
Daha o günlerden görmüş bu günü
Sezdi halimizi yaşarken dünü
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani… Eyyup MERT

65- Hakk için yaşadı, çaldı, söyledi
Cümleyi kendine hayran eyledi
Dolaştı illeri seyran eyledi
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani… Kadir ÇETİN

66- Anlayana her bir sözde mana var
Bazısına koca dünya gelir dar
Yüreğine yangın düşmüş olmuş har
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani …. Şevki KAYATURAN

67- Demiş insanoğlu azacak diye
İngiliz-Frenk-ce yazacak diye
Evlat babaya sin kazacak diye
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani… Eyyup MERT

68- Daha nice asır sözü söylenir
Kimisi var türkü yapmış eğlenir
Yuvasında yavru kuşum tüylenir
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani …. Şevki KAYATURAN

69- Anlatmakla bitmez hali ustanın
İlacı sözleri ruhu hastanın
Solmaz hiç gülleri bu gülistanın
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani… Eyyup MERT

70- Kul Mahmud’um dünya elbette fani
Bu dünyada hüküm sürenler hani
Hayatıyla bize örnektir yani
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani… Kadir ÇETİN

71- Anadolu’m dolu, şair, ereni
Yanında hazırdır dostu yareni
Gülistan bağının yedi vereni
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani …. Şevki KAYATURAN

72- Çıkıp da âlemi eylemiş seyran
Ne gelmişse haktan etmemiş isyan
Tanıyanlar onun sabrına hayran
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani... Aşık Tevhidi Kenan BİLGAÇ

73- Sırat köprüsünden ince sözlüdür
Cahiller anlamaz derin özlüdür
Tahayyülüm o ki nurlu yüzlüdür
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani… Eyyup MERT

74- Alim; Kayaturan, Mert’e sözlerim
Görmeyince dostlar sizi özlerim
Takip edip sürsün demiş izlerim
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani… Bekir ALİM

75- Bu ustanın hicabı var arı var
Yüreğinde ateşi var narı var
Kalmış nazlı yarda ahu zarı var
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani... Aşık Tevhidi Kenan BİLGAÇ

76- Onu örnek alıp yaşattır âşık
Kimisi sevdalı kimisi maşuk
Asırlardır sönmez yanan bir ışık
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani …. Şevki KAYATURAN

77- Çağlar geçse dostun adı okunur
Manalı mısralar gönle dokunur
Yardan yana bazen derdin yakınır
Cevheriyle ışık saçti Seyrani... Aşık Tevhidi Kenan BİLGAÇ

78- Bülbül olup figan etti bir güle
Sevgi yerleştirdi bütün gönüle
Toplumun derdini getirdi dile
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani... şair Yusuf Değirmenci

79- Erciyes dağının eteklerinde
Arının bal yapan peteklerinde
Ozanın evinde merteklerinde
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani…. Bekir ALİM

80- Develi’de sönmez ışığı yandı
Namıyla Kayseri şerefe bandı
Sivaslı Yiğido gönülden andı
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani... Eyyup MERT

81- Kayaturan, adın andım bu sene
Azrail değmeden bu tatlı tene
Rağbet derim yine bilime, fene
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani …. Şevki KAYATURAN

82- Elinize sağlık yerinde olmuş
Aşık Seyraniyi dostlarım anmış
Mihriban çok üzgün katılamamış
Cevheriyle ışık saçtı Seyrani.... Mihriban EREN
(05.04.2012 Bekir Alim

Âşık Seyrani
Kayseri İlindir; Develi yurdun,
Âşıklar içinde gül'dün Seyrani,
Kendin hak sözünü söyleyip durdun,
Şairlere ilham oldun Seyrani.

Haksızlığa asla boyun eğmedin,
Bazan divan bazan hiciv söyledin,
Allah Allah deyip gönlün eyledin,
Kalpten kötülüğünü sildin Seyrani.

Bilirim, Everek elin'den idin,
Adem Armağan'ım, çok öğüt verdin,
Ozanlara tutunacak dal idin,
İlham deryasına daldı Seyrani.
Adem Armağan


Sonuç Bildirgesi
30.Aşık Seyrani kültür ve Sanat Festivali Türk Dünyası, Aşıklarını Develi de Buluşturdu
“Dünya Aşıklar Olimpiyatı”Develi’de yapıldı.
Kültür ve Turizm Bakanlığı, Uluslar arası Türk Kültürü Teşkilatı TURKSOY, UNESCO Türkiye Milli Komisyonu, Balkan Ülke Temsilcileri ve Türkiye’nin çeşitli üniversitelerinden katılarak bildiri sunan Üniversite öğretim görevlileri Türk dünyasından Aşıklar,Şairler, Halk ozanları mahalli aşıklar, genç ozanların bir araya geldiği Uluslar arası Aşıklık Geleneği ve Aşık Seyrani sempozyumu 13-14-15 Mayıs tarihlerinde Develi de yapıldı.

Türk Dünyası, Aşıklarını Develi de buluşturdu.
Aşıklar olimpiyatında da söz alan ve UNESCO tarafından Yaşayan İnsan Hazinesi Onursal Bilim Doktoru ünvanı verilen Aşık Şeref Taşlıova; UNESCO Türkiye Milli Komisyonu üyelerine hitaben “Lütfen bu sahneyi tescil edin kayda alın Dünya Aşıklar Olimpiyatı Develi’de Aşıklık Geleneği ve Aşık Seyrani Sempozyumunda kurulmuştur UNESCO ile yapılan ve altına imza attığımız sözleşmedeki maddelerden birisi de Dünya Aşıklar Kurultayının oluşması idi işte bugün bu olimpiyat Develi de Aşık Seyrani Sempozyumunda kurulmuştur” dedi.
Uluslararası Aşıklık Geleneği ve Aşık Seyrani Sempozyumunun Bilim Kurulu, Unesco Türkiye Milli Komisyonu Başkanı Prof.Dr.M.Öcal Oğuz,Doç. Dr. Ali YAKICI ,Prof. Dr. Metin EKİCİ , Prof. Dr. Nebi ÖZDEMİR ve Prof. Dr. Şeref BOYRAZ’dan oluştu.
Kültür ve Turizm İl Müdürü İsmet Taymuş Bir Milletin temel taşlarından olan Kültürel değerlerin önemine dikkat çekti.
Develi Belediyesi Mustafa Aksu Kültür Merkezinde yapılan Sempozyumun Seyrani Oturumunda, Prof.Dr.Kemal ATİK, KKTC’den Mahmut İSLAMOĞLU,Yrd.Doç.Dr Kadir ÖZDAMARLAR, Doç.Dr.Betül AYDOĞDU , Erol AKSOY, Erhan ÇAPRAZ tebliğlerini sundu.
Dadaloğlu Oturumunda ise UNESCO Türkiye Milli Komitesi üyesi Doç. Dr. Ali YAKICI, UNESCO Yaşayan İnsan Hazinesi Onursal Bilim Doktoru Aşık Şeref TAŞLIOVA, Balkan Aydınlar Birliği Başkanı
Osman BAYMAK, Yıldız Teknik Üniversitesinden Prof.Dr.Aynur KOÇAK, Kastamonu Üniversitesinden Doç.Dr Eyüp AKMAN, Başkurdistan Halk Ozanı Asiya GAYNULLİNA ve Azerbaycan Aşıklar Birliği Başkan Yardımcısı Çobanov Musa NEBİOĞLU birer tebliğ sundular
UNESCO Türkiye Milli Komitesi üyeleri, Azerbaycan Aşıklar Birliği Başkan Yardımcısı,Kazakistan, Azerbaycan,Başkurdistan, KKTC Halk Ozanları,UNESCO Yaşayan İnsan Hazinesi Onursal Bilim Doktoru, Balkan Aydınlar Birliği Başkanı, Kazakistan, Kırgızistan , Hakasya, Başkurdistan,Kayseri,Sivas yöresi aşıklar ile 26 bölgeden katkı sağlayan Şairler 13 Bilimsel tebliğin sunulduğu Uluslararası Aşıklık Geleneği ve Âşık Seyrani Sempozyumu üç gün sürdü.
Develi Kaymakamı Enver Ünlü, Kültür ve Turizm İl Müdürü İsmet Taymuş, Develi Belediye Başkanı Recep Özkan, TÜRKSOY KKTC Ülke Temsilcisi Güler Fedai,UNESCO Türkiye Milli Komitesi üyesi Doç. Dr. Ali YAKICI,UNESCO Yaşayan İnsan Hazinesi Onursal Bilim Doktoru Aşık Şeref TAŞLIOVA
Yıldız Teknik Üniversitesinden Prof.Dr.Aynur KOÇAK,Kastamonu Üniversitesinden Doç.Dr Eyüp AKMAN
Kosovadan Balkan Aydınlar Birliği Başkanı Osman BAYMAK KKTC den Mahmut İSLAMOĞLU, Kemal DEVECİ ,Azerbaycan’dan Çobanov Musa NEBİOĞLU,Elmaeddin MAHİROĞLU, Kazakistan Didar KAMİYEV, Dauren KASSENOV,Hakasya’dan Oleg ÇEBODAYEV ,Kırgızistan’dan Makhabat KASEIINOVA, Aızharkyn ERGASHEVA,Başkurdistan’dan İldus KAGARMANOV,Asiya GAYNULLİNA,TURKSOY Başkurdistan Ülke Temsilcisi Ahat SALIHOV Tataristan Elvira KHADIEVA da katılımcılar arasında idi.

Kongre sonuç Bivvldirgesinde;Türk Dünyasında eksikliği fark edilen Aşıklık geleneği Olimpiyatlarının ilk temel harcının bu organizasyon ile atılmış olduğu ve Dünyada yok olmaya yüz tutan kültürel Mirasların canlandırılması için daha organize olunması gerektiği,Bildiriler ile birlikte temennilerin de İlgili Makamlara arz edilmesi gerektiğine dikkat çekildi.

Zile Kaftan entari ekibi

IMAGE Aksu İçme Suyu Projesi
Salı, 27 Kasım 2012
Read More...
IMAGE Büğleğen Suyu Çevre Düzenleme Projesi
Salı, 27 Kasım 2012
Büğleğen Suyu Rehreasyon Alanı Projesi İhale aşamasında gelmiştir.Bu kapsamda çevre düzenlemesi piknik alanları sultan sazlığına gezi... Read More...
2014 YILI EYLÜL AYI MECLİS GÜNDEMİ-2
Salı, 02 Eylül 2014
                          ... Read More...
2014 YILI EYLÜL AYI MECLİS GÜNDEMİ
Salı, 26 Ağustos 2014
                          ... Read More...
2014 YILI AĞUSTOS AYI MECLİS KARAR ÖZETLERİ
Pazartesi, 25 Ağustos 2014
  DEVELİ BELEDİYESİ   MECLİS KARAR ÖZETLERİ   KARAR TARİHİ KARAR NO KARARIN KONUSU 04/08/2014 46 ... Read More...
Meydan Çay Ocağı İhalesi
Cuma, 27 Haziran 2014
DEVELİ BELEDİYE BAŞKANLIĞINDAN İLAN Mülkiyeti belediyemize ait aşağıda cinsi ve diğer özellikleri belirtilen gayrimenkulün kira ihalesi... Read More...
21 KALEM İNŞAAT MALZEMESİ ALIMI İHALESİ
Salı, 10 Haziran 2014
İNŞAAT MALZEMESİ SATIN ALINACAKTIR T.C. DEVELİ BELEDİYESİ İnşaat Malzemesi Alımıalımı 4734 sayılı Kamu İhale Kanununun 19 uncu... Read More...
PARK-BAHÇE VE TEMİZLİK İŞLERİ HİZMET ALIMI İHALESİ
Salı, 10 Haziran 2014
PARK, BAHÇE VE TEMİZLİK HİZMETİ ALINACAKTIR... Read More...
Go to top